30 Ocak 2008 Çarşamba

Things We Lost In The Fire (2007)

 
Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Halle Berry, Benicio Del Toro, David Duchovny, John Carroll Lynch, Alison Lohman, Alexis Llewellyn, Micah Berry
Senaryo: Allan Loeb
Müzik: Johan Söderqvist

Audrey (Halle Berry)
ve Steven (David Duchovny) evli ve iki adet afro saçlı çocuk sahibi mutlu bir çifttir. Steven, uyuşturucu ile başı dertte olan dostu Jerry’yi (Benicio Del Toro) sık sık görmekte, onunla vakit geçirmektedir. Bu durumdan hoşlanmayan, hatta Jerry’den nefret eden Audrey ile Steven arasında zaman zaman ufak tartışmalar yaşanmaktadır. Steven bir akşam vakti sokakta tartışan bir çiftin arasına girmek suretiyle hayatından olunca, iki çocuğuyla dul kalan Audrey, kocasının en iyi dostu olan Jerry’ye kendi evlerinde kalması teklifinde bulunur. Geçmişin gölgesinde yeni bir hayat başlar. En son Oscar adayı olmuş After The Wedding filminin yönetmiş olan, Dogma ekolüne mensup Susanne Bier’in Amerika transferinin ilk meyvesi, fena sayılmayacak konusuna rağmen dağınık, hatta özensiz. Beğendiğimiz Dogma kamerasının o serseri mayın misali hareketliliği, biraz da kurgu disiplinsizliği (veya beceriksizliği) yüzünden bir Amerikan filmine hiç uymamış sanki. Bazı senaryo ve yönetimlerin 10 dakikada tereyağından kıl çeker ustalıktaki flashback geçişlerle halledeceği işi 40 dakikada zar zor bitirirseniz, geri kalan kısımlarda oraya buraya çarpmaktan kurtulamayabilirsiniz. Tel tel döküldüğünü düşündüğüm basitlik ve saçmalıklarla dolu senaryo bir yana, özellikle Oscar ödüllü iki oyuncunun karşılıklı sahnelerinin bu kadar ruhsuz olabileceğini tahmin etmezdim. Aslında fena da oynamamışlar. Lakin ikili sahnelerinde beklediğim elektriği şahsen alamadım. Bunda o sahnelerin kötü yazılmış olmasının payı büyük.

Allan Loeb adlı bir kişinin henüz ilk senaryosu olan filmde bazı bölümlerin ciddi sorunları vardı. Mesela Jerry’nin aslında bir avukat olduğu, komşuları olan Howard’ın gazıyla mortgage brokerlığı sınavı için ders çalışmaya başlaması (ki İbrahim Tatlıses’in tıp fakültesi öğrencisi olduğu bir filmindeki ders çalışma samimiyetinden pek farklı değildi), Audrey’in Jerry’yi uyuşturucu batağından kurtardığı bölüm, Jerry gibi bir cankiyi herkesin sorgusuz sualsiz bağrına basması ve dahası. Ama filmin sonlarına doğru genel olarak seyirciyi ağlatmayı seven bir yönetmen olan Bier’in sazı eline almasıyla, topluca yenilen akşam yemeği sahnesi, ardından Halle Berry’nin ağlama nöbeti (üstelik o meşhur Oscar konuşmasından daha inandırıcı biçimde) ve finale kadar olan filmin geri kalanı biraz toparlandı. Ama bence bu durum, Things We Lost In The Fire’ın birçok yönden ıskalanmış bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

25 Ocak 2008 Cuma

The Restless (Jungcheon) 2006


Yönetmen: Dong-oh Cho
Oyuncular: Woo-sung Jung, Tae-hee Kim, Jun-ho Heo, Kwang-il Kim, Jeong-hak Park, Sang-wook Park
Senaryo: Dong-oh Cho, Hee-dae Lee
Müzik: Shirô Sagisu

İsa'dan Sonra 924'te, Birleşik Shilla Hanedanı'nın sonu gelmiştir. Yozlaşmış bir yönetimin hüküm sürdüğü toprakları sonu gelmez isyanlar silip süpürmüştür. Şer güçler şahlanmış, acımasız iblisler kol gezmektedir. Ruhları görme yetisine sahip YI Kwak, nişanlısı Yon-hwa'yı köy halkının ihanetiyle kaybettikten sonra kraliyet iblis avcıları birliği Chuyongdae'ye katılır. Onun da katılımıyla karanlığın güçlerine karşı güçlü savaşçılarla üstünlük sağlamış olan kraliyet birliğinin lideri Ban-chu karısının ölümünden soyluları suçlamakta ve intikam almak için sadık askerleriyle başkente saldırmayı planlar. Ancak ani bir baskın her şeyi mahveder. Kurtulmayı başaran YI Kwak, tuhaf bir tapınak aracılığıyla ölülerin dünyası olan Jungcheon'a sürüklenir. Jungcheon Cennet ve Yeryüzü arasında olan bir ara dünya, yeniden doğmak için hazırlanan ruhların 49 gün boyunca kaldığı bir yerdir. Eski silah arkadaşları ve lideri bu Aracennet'i cehenneme çevirmeye kararlıdır. Ve bu yerde huzur diye bir şey kalmamıştır...


Güney Kore sineması birçok yönden genç bir sinema sayılır. Bu gençliğin enerjisiyle ortaya çıkan yapımlar sinema dünyasına heyecan verici bir tat kazandırdı. Genel anlamda kökleri çok sağlam temellere dayanan Uzakdoğu sinemasına ise adeta yeni bir soluk getirdi. Buna gerçekten ihtiyaç vardı. Çünkü yer yer sadece egzotik sıfatına hapsedilen bir sinema kültürünün içinde çok renkli, çok sesli, tarihine saygılı, geleneklerine bağlı ama aynı zamanda modernize yapımlar gerekiyordu. Çok büyük ustaların tarihsel ve doğal Uzakdoğu dekorlarında sundukları minimalist eserler, özellikle genç kuşaklara ulaşma güçlüğü çekiyordu. Belli bir sinema ve kültür birikimi gerektiren bu yapımların daha geniş kitleleri kucaklayabilmesi zorlaşıyordu. Özellikle Japon ve Çin sinemasının duayenleri, tarihi sanatla buluşturan muazzam örneklerle bu uzak coğrafyanın derinlerinden seslenirken, evrensel sinema normlarının köklerini oluşturacak yeni kaideler de eklemişlerdi. İşte daha genç ve yenilikçi bir Uzakdoğu sinema anlayışının bu kaidelerle, onlardan faydalanan modern yaklaşımlarla veya tamamen kendine özgü kural/kuralsızlıklarla harekete geçmiş olması çok anlamlı. Zira bu sayede orta ve genç kuşağa kendini daha kolay biçimde kabul ettirecek olan, üstelik hala kültürüne, tarihine ve egzotikliğine sahip çıkmasını bilen bir bilinç olarak bu hareketlilik Uzakdoğu sinemasında hayati bir boşluğu doldurmakta. Ve günümüzde o enerjik bilincin adı Güney Kore sineması.. Zaten bu yapımlara ulaşabilmenin ve geniş kitlelere ulaştırabilmenin yolu da internet ve forum kültürünün yaygınlaştırdığı genç enerjiden geçmekte.

50’li yıllara uzanan köklere sahip olmasına karşın, 90’lar ortasında gerçekleştirdiği patlama itibariyle genç tanımlamasının üzerinde hiç de sırıtmadığı Güney Kore sineması, işte bu gençliğe rağmen kimi otoriteleri bile şaşırtan biçimde hazırlıklıydı ve hemen hemen her türde çok usta işi örnekleri bir anda önümüze koydu. Oysa bu, sadece sosyal, kültürel, siyasi bir çıkmazın içinde yıllar yılı hapsolmuş, sansürlenmiş, bu yüzden küstürülmüş, olgun ve bilinçli bir birikimin volkanik patlamasıydı. İşte o kimi otoritelerin sandığının aksine, bugün Güney Kore sineması dendiğinde ilk akla gelen üstün yapımların hiçbiri bir günde ortaya çıkmadı. Her ülke sinemasında olduğu gibi zamanla birbirine benzeyen, tekdüze ürünler de çıkmadı değil. Ama önemli olan, malum sebeplerden ötürü gecikmiş bir uyanışın devasa ülke sinemalarını bile kıskandıran yaratıcı enerjisiydi. Çalkantılı yakın geçmişine bakan politik yapımlar, gerilim-gizem-korku üçgenine farklı yaklaşımlarda bulunanlar, sürükleyici suç öyküleri, tarihe estetik katan masallar, dramlar, melodramlar birbiri ardına temelleri sağlamlaştırmaya başladı. Geçmişten ve günümüzden beslenen senaryo, aktörlük, yönetim, ışık, renk cümbüşü birçok ülke sinemasını büyüledi. Gerçekleri de anlattılar, masalları da.. Hatta kendi masallarını bile yazmaya başladılar.


The Restless (Jungcheon), Güney Kore sinemasının belki de en renkli, en egzotik türü olan tarihi epiklerinin yeni örneklerinden birisi. Musa The Warrior, Shadowless Sword, Seven Swords, The Promise, The Legend Of Evil Lake, The King and The Clown gibi örnekleri barındıran bu türün en belirgin özelliği, bir mitin etrafına serpilmiş, temelini bir onur mücadelesinin oluşturduğu aşk, adalet, dostluk temalarının ihanet, adaletsizlik, zulüm ile mücadelesini epik bir atmosfer içinde anlatıyor olmaları. Bu filmlerin senaryoları bazıları geleneksel masallardan uyarlandığı gibi, o masallarla büyümüş sinemacıların kendi masallarını perdeye aktarmalarıyla da şekillenebiliyor. Masal dinlemenin ve anlatmanın çok farklı bir tecrübe olduğu düşüncesindeyim. Bir kitaptan veya olgun bir sesten duyulan masallar, özellikle küçük zihinlerdeki hayalgücünü o kadar özgür bırakabiliyor ki, büyüyüp artık bir masalı ya da masalsı bir anlatımı ekranda gördüğümüzde sarıp sarmalayan bir huzurla karşılaşıyoruz. Güney Kore filmcilerinin anlattığı bu masallar çok yoğun bir kıvamda ve türler arası sıçramalarda kendini bulabiliyor. The Restless, yukarıda saydığımız kavramları aksiyon, melodram, gizem ve hatta şahsi bir fikir olarak bilim kurgu motifleriyle buluşturmuş fevkalade bir masal. Her karesine, her satırına asalet sinmiş, vermek istediği her duygunun sağlamasını yapmaya çalışmış fantastik bir ciddiyet taşıyor. Cennet ve Cehennem arası bir geçiş/bekleyiş/arada kalış sembolü olan Araf’a benzer bir inanışla tasarlanmış Aracennet coğrafyasında geçen The Restless, çok katmanlı hikayesinde de bu arada kalma duygusunu dantel gibi işliyor. Ölülerin 49 gün süreyle beklemeye alındığı Aracennet fikri, yerinde duramayan bir hayalgücünün, bu fikrin altını doldurmayı başaran detayları ile vücut buluyor.


Chuyongdae denilen güçlü ve onurlu savaşçılardan kurulu kraliyet iblis avcılarının liderliğini Ban-chu’dan devralan YI Kwak ve bir tür cadı olduğu düşünülerek linç edilen, öldükten sonra Aracennet’in Kutsal Taş’ının koruyucusu olmuş güzel ve cesur Yon-hwa bu masalın baş kahramanları.. Dünyada bir insan iken YI Kwak’ın nişanlısı olan Yon-hwa, Aracennet’te onunla So-hwa olarak karşılaşıyor. YI Kwak, krallığa Chuyongdae olarak hizmet verirken, ona liderliği gururla devreden Ban-chu’nun, hizmet ettikleri soylulardan intikam almak için verdiği kritik bir kararla ikileme düşüyor. İntikam sebebi, bu sözde soyluların Ban-chu’nun hamile karısına tecavüz etmeleri, bunun üzerine karısının intihar etmesi, bu suçu da bir dilenciye yıkıp onu idam ederek olayı kapatmaları. Gerçeği bilen ve intikam ateşiyle yaşayan Ban-chu, Chuyongdae’yi bu amacına alet etmek isteyince YI Kwak zaman ve şartların uygun olmadığı düşüncesiyle mantıklı hareket ederek bu intikam planına dahil olmak istemiyor. Hezimetle sonuçlanan intikam girişiminin ardından öteki aleme göçen Chuyongdae savaşçılarından geriye ise, artık yardıma ihtiyaç duyan köylerde tek başına iblis avcılığı yapan YI Kwak kalıyor. Bir kurtarma operasyonu sonunda başına konan ödül yüzünden kurtardığı köylülerin ihanetine uğradıktan sonra kaçıp bir tapınağa sığınıyor. Sabah uyandığında kendini Aracennet’te bulunca ve orada dünyada yitirdiği hayatının aşkı Yon-hwa’yı görünce YI Kwak için kader ağlarını örmeye başlıyor. Zira ölmediği halde, iblislerin girmemeleri için kapatılan Aracennet’in kapılarından bir şekilde sızmış olan YI Kwak, orada gerçek bir arada sıkışıp kalma duygusu yaşayacak, belki de hayatının en zalim testlerine tabi tutulacaktır.

En başta, biricik aşkı Yon-hwa’nın Aracennet’te bir Chuneen olduğu gerçeği çok acıdır. Chuneen, anıları silinmiş, acıları olmayan, aynı zamanda akıl okuma kabiliyetine sahip göksel bir varlıktır. Ölmeden önce YI Kwak’a kendisini asla unutmayacağı sözünü veren Yon-hwa’nın tüm anılarının silinmiş olması YI Kwak’ı kahreder. Başka bir deyişle, hayatınızın tek aşkının başka bir alemde sizi tanımaması durumu. Onunla olan tüm anılarınızın onda silinmiş olması. Ama yine de Yon-hwa, Aracennet’te karşılaştığı YI Kwak’a karşı tanımlayamadığı bir yakınlık hissetmektedir. Meleksi bir varlıkla bir ölümlü arasındaki aşk temasının birtakım referanslarını Yunan mitolojisinde bulmak mümkün. Ancak film, bu sınıf farkının getirdiği yüzeysel meselelerden çok, iki aşık arasındaki anıların yok olması üzerine bazı teoriler üretiyor ve yeri geliyor zıt karakterlerle onları çürütmeye çalışıyor. Mesela gücünü, yaşayanların anılarını sildiği Yansıma Havuzu’ndan alan, insan iken onurlu bir Chuyongdae lideri olduğu halde, diğer alemde Kutsal Taş’ı ele geçirmek ve dünyayı değiştirmek peşinde olan Ban-chu’nun YI Kwak’ı kendi yanına çekmek için sarfettiği sözler, anı kavramı üzerine oldukça düşündürücü. Aşka ve sevgiye inancını yitirmiş bir karanlık güç olarak “anılarını silmezsen yeni bir hayata başlayamazsın”, “kişi hiçbir şey hatırlamıyorsa artık o kişi değildir” diyen Ban-chu’ya karşılık, Aracennet’in bir köyünde müzisyen olan Changbushin’in Yon-hwa’ya anıların insana ve dünyaya ümit verdiğini söylemesi, fantastik bir zeminde gerçekleri çarpıştıran çoksesliliğe sahip. Ama Ban-chu’nun en önemli antitezi yine YI Kwak’da vücut buluyor.


Anılarında yaşayan aşkı uğruna YI Kwak’ın feda etmeyi göze aldıkları, o feda edilenlerin bozulmuş olmasıyla ve bu aşkın temsil ettikleriyle doğrudan alakalı. Dünyadayken kaybettiği ve bunun için hiçbir şey yapamadığı aşkını Aracennet’te tekrar kazanma şansı elde eden YI Kwak için belirleyici olan sadece aşk değil. Onurlu ve adaletli bir savaşçı olarak hizmet ettiği, yürekten bağlı olduğu Ban-chu ve diğer silah arkadaşlarının artık karanlık tarafta yer almaları, onun için çok acı olsa da bir tercih durumu yaratıyor. Uzakdoğu’nun kostümlü kılıçlı tarihi epiklerinin karakteristik özelliklerinden biri de o karanlık tarafa olan özenli yaklaşımlarıdır. Zamanında Chuyongdae savaşçıları ve iblis avcıları olarak hizmet ettikleri sistemden kötülük görmüş olan bu askerler, artık kovaladıkları bu iblisleri kullanarak Aracennet’te huzursuzluk yaratmaya başlamışlardır.Amaç Kutsal Taş’ı ele geçirmek, dünyayı değiştirmektir. Mangal yürekli bir liderden, hırsı gözlerini kör etmiş bir büyücüye dönüşen Ban-chu önderliğindeki bir grup Chuyongdae’de aynı değişimi geçirmiştir. İnsan oldukları zamanlarda da Chuyongdae’nin başına Ban-chu tarafından getirilen YI Kwak’ı kıskanan Yeo-wi, artık sırtında akıllı kılıçlar taşıyan bir zalime dönüşmüştür. YI Kwak’a hala hayranlık duyan Woong-gul ve sinsi ağabeyi Aracennet’te YI Kwak’ın aşkı Yon-hwa’yı öldürmek üzere görevlendirilmişlerdir. Üstelik karanlığın kendilerine bahşettiği olağanüstü yakalama ve yoketme silahlarına sahip olarak Örümcek Adam’ın tekniklerini bile yaya bırakacak derecede hem de!

Son olarak bu karanlık güçlere güzeller güzeli savaşçı Hyo’yu da ekliyoruz ki, onun karanlık yanı büyük ölçüde dünyada YI Kwak’a duyduğu karşılıksız aşktan besleniyor. Hyo gibi çelik suyu verilmiş kırmızı bir gülün Chuyongdae’de omuz omuza çarpıştığı yoldaşı YI Kwak’a aşık olması, ama YI Kwak’ın onu bir kadın gibi değil, bir yoldaş olarak görmesi, artık Aracennet’te kenarlarını keskinleştirmek durumunda kalan bir aşk üçgenini de beraberinde getiriyor. Ve tüm bu kötülük çiçekleri bu kez karşılarında Chuyongdae oluşumunun en yürekli savaşçısı YI Kwak’ı buluyorlar. Dünya ile Cennet arasında, iki tutkulu kadın arasında, dostları ve sevdiği arasında kalan YI Kwak’a bu çıkmazlarda kılavuzluk eden ise yine kendi dürüstlüğü, adalet duygusu ve ölümsüz aşkı.. Bir İran atasözü der ki: “Cehennemin bir fersah ötesi Cennet, Cennet’in bir adım ötesi Cehennem”. Cennet’e giden yol bu kadar çetrefilliyken, umut dolu insanlarla dolu dünyayı değiştirmek isteyen kötülere karşı, o dünyayı korumanın daha önemli olduğunu savunan bir masal kahramanının kendine rehberlik eden bu erdemlere bağlılığı, masalların o heybetli duruşunu günümüzde bile koruyabildiğinin sevindirici bir ispatı gibi.

Büyük usta Akira Kurosawa’nın Ran ve Dreams yapıtlarının kostüm tasarımlarını yapan, hatta 1985’de Ran ile Oscar kazanan, ayrıca yine bir başka usta Zhang Yimou’nun Hero ve House Of Flying Daggers filmlerinin de şahane kıyafetlerini tasarlayan Emi Wada’nın gözlere gönüllere hitap eden sanatı yine çok çarpıcı. Bu sayede The Restless’de Zhang Yimou’nun estetik dokusunu hissetmemek güç. Pastoral huzuru, karanlık bir huzursuzlukla buluşturan Young-Ho Kim’e ait sinematografisi ve Doo-hong Jung’un büyüleyici aksiyon koreografileri şiir gibi.. Bünyesindeki türlü dramatik virajları, kuğu estetiği ile yırtıcı hayvan kıvraklığı arasında bir kıvamla aksiyona dökmüş olan çok iyi sahneleri mevcut. Örneğin YI Kwak’ın Yon-hwa’yı iki kardeşten korumaya çalıştığı ormanda geçen bölüm ve Aracennet’in köyünde bulunan pazar yerindeki nefis hesaplaşma gerçekten çok güçlü. Klasik ama görkemli finali de öyle. Musa The Warrior’un yardımcı yönetmenliğini yapmış olan Jo Dong-oh’un yönettiği ilk film olması yanında The Restless, yine bir Tolkien masalı olan The Lord Of The Rings’in Orta Dünya teorisine benzer bir Aracennet düşüncesinde iyileri, kötüleri, mekanları ve yaratıcılıklarıyla masallara yaraşır bir güzellikten ödün vermiyor.


Tanchi Hamamı, “Yin” enerjisi, Kutsal Taş, Jajak Klıcı, Yansıma Havuzu, Teselli Ağacı, Zalim Orakçılar-Ak Orakçılar, ruhların düşünceye daldığı ve günahları için tövbe ettikleri Aracennet köyü gibi masal düşkünlerini mest edecek detaylarla süslü bir film. Tüm oyuncular temsil ettikleri değerlerin aynası gibi performanslar sunuyorlar. Masalın merkezindeki iki oyuncudan Kim Tae-hee’nin aşkı, görevi ve anıları arasında kalmış çaresizliğini, engin cesaretini ve meleksi güzelliğini izlemek büyük keyif. Ama YI Kwak rolündeki Jeong Woo-seong’un A Moment to Remember, Daisy, Sad Movie, Musa filmlerindeki çok ölçülü ve hüzünlü oyunlarına bir yenisi daha ekleniyor. Satır arasında bahsi geçen Yunan mitolojisinin hayranı olduğum karakterlerinden biri olan, tanrılardan ateş çalıp insanlara vererek Zeus’un hışmına uğrayan ölümlü Prometheus’a bazı yönlerini benzettiğim YI Kwak, belki de uzun zamandır rastlamadığım dolu dolu bir masal kahramanı olmuş. Üstelik Yon-hwa’nın YI Kwak’a verdiği öpücük, hizmet ettiği amaç ve mesaj göz önüne alındığında ilk Matrix filminde Trinity’nin Neo’ya verdiği öpücükten çok daha inandırıcı ve anlamlı. Dünyayı değiştirecek olan şey insanlara ve dünyaya olan sevgidir mesajının temellerini sağlam atmış olması açısından The Restless, benzer görünen iki öpücüğün arasındaki farkı da kesinleştiriyor.

23 Ocak 2008 Çarşamba

Talk To Me (2007)

Yönetmen: Kasi Lemmons
Oyuncular: Don Cheadle, Chiwetel Ejiofor, Taraji P. Henson, Martin Sheen, Cedric The Entertainer, Mike Epps
Senaryo: Michael Genet, Rick Famuyiwa
Müzik: Terence Blanchard

60'ların ortalarında başkent Washington'da Soul müziğin canlanması ve toplum bilincinin yaygınlaşması, insanlar üzerinde büyük etkiler yaratmıştır. İşte bu dönemlerde ülkeyi kasıp kavuran bir isim vardır. O da ünlü DJ Ralph Waldo 'Petey' Greene’dir. Greene, hapiste tanıştığı radyo editörü Dewey Hughes’a kendini kabul ettirdikten sonra onunla iş ilişkisiyle başlayan, daha sonra sağlam bir dostluğa dönüşecek bir sürece girer. Ama ikisi arasındaki idealist düşünceler farklı yönlerde seyrettiğinden zamanla bu dostluk zedelenmeye başlayacaktır. Kısa sürede halkın sevgilisi olmayı başaran Greene, her şöhretli insanın geçeceği testlerden de geçmek zorundadır.


Adını Petey Greene’in radyo programlarına canlı bağlantı kuran dinleyicilere söylediği ilk cümleden alan Talk To Me, 1966’da başlayıp, ünlü radyo DJ’inin ölümüne kadar geçen zaman dilimini kapsayan, arada 70’li yılların en önemli ırkçılık karşıtı siyah hareketini de dekoruna dahil eden, gerçek olaylardan uyarlanan olgun bir biyografi. Kimi biyografiler, tarihe veya belli dönemlere damgasını vurmuş şahsiyetlerin doğumundan ölümüne kadar tüm hayatını ele alırken, Talk To Me gibi yapımlar, biyografisi yapılan kişinin ilk kez sivrildiği dönemden başlayıp kariyerinin önemli duraklarını detaylandırırlar. Hırslı ve idealist radyo yapımcısı Dewey Hughes, hapisanedeki kardeşi Milo’yu ziyarete geldiğinde hapisane radyosunda mahkumlardan biri olan Petey Greene’in programını duyar ama önemsemez. Tam ziyaret saati bitip çıkarken onu gören Greene, hapisane sonrası için ondan iş ister. Yine umursamayan Dewey, yaptığı kurnaz bir planla hapisten erken salıverilen Greene ve onun deli dolu sevgilisi Vernell’in bir gün yakasına yapışacağından habersizdir. Ne yapıp edip Dewey’nin iyi bir pozisyonda olduğu radyoya kapağı atmak isteyen Petey Greene, bir çok ilginç yöntem dener ve sonunda Dewey’i ikna etmeyi başarır. Ama ağzı bozuk, korkusuz, lafını esirgemeyen dobra Greene’i radyonun patronu Sonderling’e kabul ettirmek gerekmektedir. İşin o kısmını da yine ilginç bir şekilde hallettikten sonra 70’lerin sıra dışı radyo DJ’i Ralph Waldo 'Petey' Greene efsanesi doğar.

İzlediğimiz çoğu biyografi, ele aldığı ünlü kişinin hayatını belli bir eksende ilerletir. O karakterin temsil ettiği değerleri sunmak için bulduğu uygun ortam ile doğuşu ve yükselme dönemi başlar. Bu dönemde biyografi malzemesi ünlünün karizması yanında onun farklı kişilik özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan yan karakterler ve olaylar devreye girer. Bazıları dönemin tarihi olaylarının karakterler üzerinde bıraktıkları etkilere önemle eğilirken, bazıları da bu olaylardan sadece arka plan oluşturmayı tercih ederler.

Ne olursa olsun, dönemin tarihi gerçekleriyle yoğrulmuş bir biyografi, gerçekten yaşamış bir karakterin sinema perdesindeki gerçekliğine katkıda bulunduğu gibi, bazı farklı dramatik yaklaşımları da beraberinde getirir. Hele de bu biyografi Talk To Me’de olduğu gibi siyasi veya askeri bir alandan değil de şov dünyasından bir figürü masaya yatırıyorsa, komedi ve dram unsurlarının karışımından renkli, eğlenceli ama bir o kadar da olgun işler çıkarabilir. Hapisanede doğup daha sonra bir ikon haline gelen Petey Greene’in kendini kabul ettirdikten sonraki yükselişi, filmde onun döneminin çok önemli olaylarının arka plana başarıyla yerleştirilmiş olmasıyla daha ilginçleşiyor, aynı döneme bu kez şov dünyasından atılmış bakışları izleme fırsatı elde ediyoruz. Özellikle dönemin siyah hareketinin efsanevi lideri olan Martin Luther King Jr. cinayeti ardından patlak veren siyah ayaklanması sırasında ılımlı duruşunu öfkesine kurban etmeyen Greene, şöhretini kendi halkını akl-ı selime davet etme yönünde kullanacak ölçüde bilinçli ve duyarlı bir kişiliğe sahip.

Bunu gerek radyo programlarıda halka yaptığı sağduyu çağrılarından, gerekse James Brown’un da katıldığı bir birlik-beraberlik konserinde yaptığı anlamlı konuşmadan anlıyoruz. Petey Greene, Washington gibi “beyaz”lığıyla bilinen bir bölgede siyah hareketin ön sıralarında saf tutuyor, afro-Amerikalılar arasında şov dünyasının popüler simalarından biri haline geliyor, ona inarak işini bile riske atmaktan çekinmemiş olan Dewey Hughes’ün de yardımlarıyla saygın bir konum elde ediyor.. Stand up gösterileri, kendine ait TV şovları derken, Amerika’nın en önemli TV şovu olan ve bir atlama taşı sayılan Johnny Carson Show’a çıkma fırsatına kadar ulaşıyor. Greene’in o şovdan sonra seyri değişen kariyeri ve yakın dostu Dewey ile ilişkisi bir yana, Johnny Carson Show onun için, inandığı doğrulardan kendisini hiçbir gücün döndüremeyeceği gerçeğinin sınandığı bir dönüm noktası oluyor. Aidiyet ve mizah duygusunun ırk farklılıklarıyla olan ilgisinin, sosyal bir sakatlık olan ırkçılık ile karıştırılmaması gerektiğinin altını çizer gibi yapıyor. Bundan Greene’nin zengin beyaz kitlenin soytarısı olmayı reddetmesi anlamı da çıkarılabilir, kendi ırkına daha rahat ulaşabilecek hitap tarzından başkasına yeterince hakim olamaması da.. İzleyene her iki şıkkı da aynı oranda hissettirebilen dengeli anlatımı Talk To Me’nin en önemli başarılarından biri sayılabilir.
Don Cheadle - Ralph Waldo 'Petey' Greene

Aynı zamanda bir aktris olan Kasi Lemmons’un yönettiği Talk To Me’de kalitesi tartışılmaz Don Cheadle faktörü, başrol kavramının hakkını her yönüyle veren öncelikte.. Oyuncunun farklı rolleri üzerinde çok rahat taşıyabilme özelliği bu filmde de açıkça görülüyor. Ancak kesinlikle bu ustalığın gölgesinde kalmayan bir casting başarısından da söz etmek gerek. Greene’in yakın dostu ve menajeri Dewey Hughes rolündeki Nijerya asıllı İngiliz oyuncu Chiwetel Ejiofor’un oyunu son zamanlarda izlediğim en başarılı siyahi performanslardan biriydi. Ejiofor gibi duygu aktarımında en ufak bir sorun yaşamayan bir başka oyuncu da Greene’in edepsiz ve sempatik sevgilisi Vernell rolündeki Taraji P. Henson. Özellikle Hustle & Flow’da çok iyi bir hava yakalamış olan oyuncu, Talk To Me’de bu kez eğlenceli yönü biraz daha ağır basan harika bir oyun çıkarıyor. Konu olarak ilginizi çekmese bile sırf bu üç parlak oyuncunun gözalıcı sunumlarına tanık olmak için bile izlenesi bir film. Ayrıca tecrübeli oyuncu Martin Sheen’in de fazla uzun olmayan ama tecrübesi fark edilen oyunu bu rüzgara uyum sağlıyor. Stéphane Fontaine’in 70’li yıllar nostaljisini yansıtan çarpıcı sinematografisi, akıp giden James Brown, Otis Redding, Booker T. & The MG’s, Clarence Carter şarkıları, kaymak gibi espirilerle bezeli kıvrak mizah anlayışı, Hollywood biyografi standartlarına uygun dramatik altyapısı ve usta oyunculuklarıyla ciddiyeti elden bırakmayan canlı bir yapım Talk To Me.. Good Morning, Vietnam’ın kurmaca DJ’i Adrian Cronauer gibi radyo frekanslarıyla insanlara ulaşarak bir şeyleri değiştirebileceğine inanan ve değiştirmeyi de başaran Petey Greene’in gerçek öyküsü.

Soundtrack
1. Eddie Floyd - Knock On Wood
2. Arthur Conley - Sweet Soul Music
3. Otis Redding & Carla Thomas - Tramp
4. Sam & Dave - Hold On I'm Coming
5. The Capitols - Cool Jerk
6. Archie Bell & The Drells - Tighten Up
7. Clarence Carter - Looking For A Fox
8. Booker T & The MG's - Hip Hug-Her
9. Barbara Lewis - Hello Stranger
10. Otis Redding - I Can't Turn You Loose
11. James Brown - Say It Loud I'm Black & I'm Proud
12. The Dramatics - Whatcha See Is Whatcha Get
13. Meshell NdegeOcello - Compared To What

16 Ocak 2008 Çarşamba

Rescue Dawn (2006)

Yönetmen: Werner Herzog
Oyuncular: Christian Bale, Steve Zahn, Jeremy Davies, Zach Grenier, Mr. Yuttana Muenwaja, Abhijati 'Meuk' Jusakul, Lek Chaiyan Chunsuttiwat
Senaryo: Werner Herzog
Müzik: Klaus Badelt

Alman asıllı Amerikalı savaş pilotu Dieter Dengler’in Vietnam savaşında ilk kez görev aldığı gizli bir operasyon sırasında uçağını Laos’da düşürmesi ve Vietkong'lara bağlı bir grup Vietnam çetesinin eline geçmesi üzerine, gerçek bir olaydan uyarlanan filmin yönetmeni usta Alman sinemacı Werner Herzog.. Dengler esir alınıp, ikisi Amerikalı 5 mahkumun daha bulunduğu küçük bir esir kampına götürülüyor. Herzog, Dengler’in liderliğindeki mahkumların kaçış planlarını, kampta yaşanan gerilimli günleri ve sıra dışı bir kurtuluş öyküsünü, yersiz gösterişten uzak bir dille iki saate başarıyla sığdırıyor. Çoğu Herzog filminde dikkat çeken en önemli unsur olan doğa görüntülerini yine çok çarpıcı bir görüntü estetiğiyle perdeye aktaran yönetmen, unutulmaz bir film yerine, birtakım kalıplara bağlı kalmasına rağmen işinin ehli bir gerilim/macera çekmeyi tercih etmiş. Yoksa başka ellerde unutulmaz olmaya oynayan bir gişe canavarı da çıkabilirdi. O zaman da bolca demin sözünü ettiğim yersiz gösterişe başvurmayı seçen bir gereksizliğe boğulurduk herhalde. Fakat bu haliyle de Rescue Dawn gerçek anlamda iyi bir film.

Tabi filmde izlediğimiz bazı çok enteresan olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilemiyoruz. Biraz abartılmış hissi uyandırsa da, tarihte buna benzer pekçok ilginç hikayenin gerçekten de yaşanmış olabileceğinin örneklerine rastlanıyor. Yine de benim film ile ilgili kafa yorduğum kısım, anlatılanların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından ziyade, Herzog’un bunları nasıl anlattığıydı, ki o noktada gayet tatmin olduğumu hissediyorum. Dengler’i canlandıran Christian Bale, yine çok zorlu bir fiziksel testten başarıyla geçerek çıtasını koruyor. Diğer rollerde ise daha çok komedi ağırlıklı bir kariyere sahip Steve Zahn ile, özellikle Million Dolar Hotel’deki oyununu takdir ettiğim Jeremy Davies bulunmakta. Etkileyici bir hayatta kalma serüveni.

15 Ocak 2008 Salı

Sad Movie (2005)

 

Yönetmen: Jong-kwan Kwon

Oyuncular: Jeong Woo-seong, Im Soo-jeong, Cha Tae-hyeon, Yeom Jeong-ah, Sin Min-ah, Son Tae-yeong, Lee Ki-woo, Im Hyeon-kyeong, Jo Yeong-gyoo

Senaryo: Jong-kwan Kwon

 

Sad Movie, şirinlik baabında serin bir komedi dokusuyla yoğun bir dramı iç içe geçirme başarısı göstermiş güzel bir film. Güney Kore'nin en popüler oyuncularından bazılarını böyle hoş hikayelerden kurulu bir filmde izlemek ayrı bir güzel. Öyle ki filmde işlenen her bir hikayeden ayrı bir film çıkarılabilirdi. Yönetmen Kwon Jong-gwan (şimdiye dek sadece S Diary'yi yönetmiş) senaryosunu da yazdığı filmde çok cömert davranmış ve birkaç filmlik malzemeyi sadece bu filme koymuş neredeyse. Sağır-dilsiz lunapark Pamuk Prensesi'nin aşık olduğu lunapark ressamı, sevgilisinden ayrıldıktan sonra internette evlere servis bir Ayrılık Ajansı kuran genç, hasta annesinin günlüğünü okuyan ilkokul çocuğu, itfaiyeci sevgilisinden evlenme teklifi bekleyen işitme engelliler haber bülteni sunucusu gibi Hollywood'a bile tırnaklarını yedirecek yaratıcılıklara sahip filmin ciddi bir final sorunu var. Sonunu bağlamayı unuttuğu karakterleri, sonunu bağladığı karakterler kadar sağlama alsaydı, tam anlamıyla "acıklı" olacaktı belki. Bu haliyle bile bu kadar hüzünlüyken. Yine de harcanılan vakti boşa çıkarmayan bir yapım.

13 Ocak 2008 Pazar

Mutluluk (2007)

Yönetmen: Abdullah Oğuz
Oyuncular: Özgü Namal, Talat Bulut, Murat Han, Lale Mansur, Mustafa Avkıran, Emin Gürsoy
Senaryo: Elif Ayan, Zülfü Livaneli, Abdullah Oğuz, Sırrı Süreyya Önder, Kubilay Tunçer
Müzik: Zülfü Livaneli

Tecavüze uğramasının ardından töreler gereği ölmesi gereken Meryem kendini öldürmeyince iş, askerden dönen akrabası Cemal’e kalır. Cemal de Meryem’i öldüremeyince Marmaris’e kadar uzanan bir kaçış başlar. Orada da İstanbul’daki iş-eş-arkadaş çevresinden, entellektüel atmosferden bunalmış üniversite profesörü İrfan ile yolları kesişir. Zülfü Livaneli’nin romanından Abdullah Oğuz’un çektiği Mutluluk, sahiden roman gibi bir film. Töre sorunu etrafında gelişen, ama didaktik ukalalıkları olmayan, işin sosyal yönü kadar, üstelik belki de ondan daha fazla sinema estetiğine önem veren bir film olmuş. Hatta biraz da cesaretle epik bir Türk filmi çıkmış ortaya diyebilirim. Çok güzel resimler çektiği gibi, son yıllarda bir Türk filminde görmekten gurur duyabileceğimiz nefis sekansları da bünyesinde barındırıyor. İzleyenler hangi sahneleri kastettiğimi anlayacaktır.

Ama Talat Bulut’un canlandırdığı profesör İrfan karakterinin, filmde kendisine biçilmiş, ama üzerine bol gelmiş olan, hayata ve onun çirkinliklerine vakıf bilge pozisyonundaki eksiklikler filmde arıza çıkarıyor. Yabancı filmlerde bu tip mevkilerin oyuncusu olarak genellikle Anthony Hopkins’in seçildiğini söylersem demek istediğim biraz anlaşılabilir. Ama yanlış olmasın. Sorun Talat Bulut’un oyunculuğunda değil, İrfan karakterinde ve onun işlenişinde. Zaten oyunculuk yönünden mükemmel bir Murat Han yanında, yüzünü TV’de eskitmekte olmasına rağmen Meryem’in saflığını gerek şive, gerek aktörlük açısından çok iyi veren Özgü Namal’ın etkisi de açıkça görülüyor. İrfan olayı dışında zaman zaman o güzel coğrafyanın tadını bile zehir edebilen gerilim duygusuna fazlaca yüklenildiğini (esas amaç bu da olabilir), bazı gereksiz bölümlerin süreyi şişirdiğini düşünsem de, özellikle görüntü yönetimi ve Livaneli’den kaynaklanan müzik kullanımı açısından belki de hasret kaldığımız sağlamlıkta. Yine İrfan’ı katmazsak sonunu çok iyi bağlayan bir olgunlukta olduğunu da söyleyebilmekten mutluyum.

11 Ocak 2008 Cuma

Day Night Day Night (2006)


Yönetmen: Julia Loktev
Oyuncular: Luisa Williams, Josh Phillip Weinstein, Gareth Saxe, Nyambi Nyambi, Tschi Hun Kim
Senaryo: Julia Loktev

19 yaşında kimliği, uyruğu, nereden geldiği belli olmayan bir genç kız Uzakdoğulu bir adam tarafından havaalanından alınarak bir otele yerleştirilir. İngilizce’yi aksansız konuştuğu için etnik geçmişine dair bir tahminde bulunamayız. Burada cep telefonuyla sürekli talimatlar almaktadır. Ayrıca otel odasına üç maskeli adam gelmekte, kızın giyim-kuşam, yeme-içme ihtiyaçlarını karşılamakta ve bir yandan da ona sahte kimliği ile ilgili bilgiler ve başka talimatlar yüklemektedirler. Bu genç kız, Times Meydanı’nda intihar bombacısı olmak üzere hazırlanmaktadır. 48 saat sonunda kanlı bir terör eyleminin suçlusu olmak için ölüme doğru yola çıkarken, bir yandan da kendi içinde, yapacağı eylemin sorgusunu yaşamaktadır.


Cannes, Chicago, Montréal, Woodstock gibi festivallerden ödülle dönmüş olan Day Night Day Night, 1969 Rusya doğumlu kadın yönetmen Julia Loktev’in 1998 yılı yapımı Moment Of Impact belgeselinin ardından çektiği ikinci filmi. Amerikan-Alman-Fransız ortak yapımı film, eskiden sadece Japon savaş pilotları Kamikaze’lerden dolayı bildiğimiz, günümüzde ise özellikle Ortadoğu’nun kaos ortamında farklı motiflerle tekrar dirilmiş, yüzlerce can almış intihar saldırılarına, bu defa saldırganın omuzlarından bakmaya çalışan ürkütücü bir dram. Loktev’in filminde günümüz sinemasının çağdaş duayenlerinin etkilerini görmek mümkün. Mesela bana kimi zaman Michael Winterbottom’un belgesele yakın kurgusunu, Gus Van Sant’ın karakterin ardından yürüyen kamerası yanında, yine sade ve ürkek hamlelerini, Michael Haneke’nin kilitlendiği anda beynimizde filmle alakalı düşünce fırtınası yaratan sabit planlarını fazlasıyla anımsattı. Elbette genç bir sinemacı olarak Julia Loktev’in bu beslenişi gayet anlaşılır bir durum. Fakat Loktev, belki de bu ustalardan aldığı harçlıklarla kendi küçük işini kurup üretken olma iyi niyetiyle kendi ayakları üzerine basmasını biliyor. Seyirciye, merkeze yerleştirdiği canlı bomba hüviyetindeki genç kızın havaalanından alınışı ile eylemi gerçekleştireceği ana kadar geçen, filme de adını vermiş 48 saati ayrıntılı biçimde aktarıyor.

Filistin yapımı Paradise Now ve Stephen Gaghan’ın çektiği Syriana’daki intihar eylemcilerine bakışın sahiciliğini Day Night Day Night’da da fazlasıyla görüyor olmamıza karşın, saydığım bu iki filmde yer alan isimli cisimli, sebebi, motifi belli karakterlerin arka planlarını burada göremiyoruz. Bu da çok farklı bir canlı bomba profili izlememizin önünü açıyor. Adı, kökeni, neden seçildiği, onu kimlerin seçtiği hiçbir şekilde zikredilmiyor. Bu bilinmezliğin esrarı ile yürüyen film bize uzun süre genç kızın otele yerleştikten sonraki rutinini göstermek suretiyle, avcı kimliğinde aslında birer av olan bu insanların psikolojilerine daha yakından bakmanın altyapısını hazırlıyor. Politik bir zemine oturtulmamış da olsa, gerek filmdeki ufak tefek ipuçlarından, gerekse bu ipuçlarının bize çağrıştırdığı adreslerden birtakım çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Aslen Julia Loktev bu filmiyle bizden herhangi bir çıkarım, tahmin veya adres tarifi beklemiyor sanki.. Onun muhtemelen tek istediği, kurban olarak seçilmiş genç bir kızın içinde bulunduğu tüyler ürperten çıkmazı yakın plan alarak meramı ne ise bu yolla dile getirmek. Genel anlamda intihar saldırılarının trajik sürecini belki de en iyi bu şekilde isimsiz bir birey ve onun iç hesaplaşması kanalıyla yansıtabiliriz. Day Night Day Night’ın rotası da bu yönde.

Canlı bomba psikolojisi hakkında ne düzeyde bilgi sahibi olduğumuz tartışılır. Ama Loktev’in yarattığı anti-kahraman ve onun ölüm yolunda yaşadığı strese ortak olduğumuzu rahatlıkla hissedebiliriz. Otel odasındaki yalnızlığı, banyo yapması, koltuk altını temizlemesi, tırnaklarını kesmesi, dişlerini fırçalaması gibi günlük faaliyetleri, onu izleyenlere biraz daha yakınlaştırıyor. Şimdi bu gayet sıradan faaliyetler mi bizi ona yakınlaştırıyor diye düşünebilirsiniz. Ancak, bir intihar eylemcisi ile hergün karşılaşmıyor, bırakın onun iç dünyasını, günlük sıradan eylemlerinin bile normal insanlarınki ile benzerliğinin farkında olamayabiliyoruz. Bizim için belki de uzaylı gibi olan bu kişilik yapısı ile aramızda kurulan paralellikler, onların sadece talihsiz birer maşa oldukları gerçeğiyle yüzleşme sağlıyor. Üstelik bu kızın bize gram gram sunulan karakter yapısı da bu gerçekliği destekliyor.


Saldırıyı organize eden maskeli adamlarla otel odasında yerine getirdiği tuhaf seremoniye bir çocuk masumiyetiyle boyun eğmesi, kendisine söylenen pizzayı yalnız yemek istememesi, sırtındaki bombayla kalabalığa karıştığında belki tekrar tadamayacağı abur cuburlar satın alması, ne uğruna bu emele alet olduğunu bile bilmeyen kız ile empati kurulmasını daha da kolaylaştırıyor. Arada bir de olsa yapacağı eylemi sesli biçimde sorgulamaya kalksa da sonuçta elma şekeri yiyerek sırt çantasında bomba taşıyan yıkanmış bir beyinden söz ediyoruz. Eylemci kızın otel odasındaki fırtına öncesi yalnızlığıyla, bomba yüklü bir şekilde kalabalığa karıştığı andaki yalnızlığı, her iki durumda da izleyeni diken üstünde tutuyor. Ağır bir tempo, büyük ölçüde bu gerilime hizmet etmekte. Sabit planlar, zaten hiç müzik kullanılmayan filmin sessizliğini veya doğal şehir gürültüsünü anlamlı kılıyor. Sessizliği bozan, bazen sadece bizim düşüncelerimiz bile olabiliyor. Fakat kızın ilk eylem girişimini izlediğimiz öyle bir sahne var ki, o kalabalık içinde bile artık tüm sesleri susturan Loktev, seçilmiş bir kurbanın trajedisine olağanüstü bir vurgu yapıyor.

Filmin hemen hemen her karesinde görünen eylemci kız rolünde New York doğumlu Luisa Williams, altları morarmış olmasına rağmen çakmak çakmak bakan renkli gözleri ve tedirgin vücut diliyle oldukça tehlikeli bir dış görünüme sahip. Ama zamanla bu postun altında ürkek bir ceylan olduğuna dair son derece ikna edici bir rol sergiliyor. İçi ve dışının ironik sunumu, belki de Williams’ın ilk filmi olmasının verdiği amatör ruhla birleşince gerginlik, korku, sakarlık, yalnızlık duyguları izleyene çok rahat geçiyor. 650 kız arasından bu role seçilen Williams için gayet iyi bir başlangıç sayılabilir. Filmin başında yapılan duamsı ilginç replikler ile daha en baştan kısa bir ölüm anatomisi yapan, sonrasında ise klostrofobik ruh haline hem film olarak kendisini, hem de izleyiciyi hapsetmeyi başarabilen Day Night Day Night, biraz çaba gerektiren, o çabanın sonucu alındığı vakit tıpkı ucunu ardına kadar açmış finalinde olduğu gibi insanı derin düşüncelere sevkeden başarılı bir bağımsız..

8 Ocak 2008 Salı

Shoot 'Em Up (2007)


Yönetmen: Michael Davis
Oyuncular: Clive Owen, Paul Giamatti, Monica Bellucci, Stephen McHattie, Daniel Pilon
Senaryo: Michael Davis
Müzik: Paul Haslinger

Kötü adamlar tarafından kovalanan hamile bir kadına yardım eden Smith adlı gizemli bir adam, kadın doğum yapıp öldükten sonra, bu bebeği öldürmek için Hertz isimli zeki bir adamın emrindeki tetikçi ordusu yüzünden bebeği yanına alır. DQ adındaki fahişenin de katılmasıyla Smith, peşindeki bu gözü dönmüş kötü adamlarla mücadele ederken bir yandan da bebeğin neden bu kadar önemli olduğunu araştırmaya çalışır. Hamile bir kadından, uyanık bir senatöre kadar uzanan komplo, macera, aksiyon, tansiyon filmi Shoot 'Em Up...

Bozuk para gibi adam harcayan, havuç bağımlısı Smith rolünde, sanki James Bond olamamanın acısını çıkarırcasına kendini aksiyona veren jinekolog insan Clive Owen var. Zira tıpkı Children Of Men'de olduğu gibi burada da tek başına bir kadını doğurtuyor Owen. Kendisine gayet yakışan süper kahraman kimliği, Bruce Willis gibilerinin yaşlanmaya başladığı şu dönemlerde daha da üzerine yapışacak gibi görünmekte. Güzelliği dillere destan Monica Bellucci'nin Amerikan filmlerindeki makus talihinden kaçamayan "chick" rolü yanında, kötü adamların başı Hertz olarak arzı endam eden Paul Giamatti, çok az aktöre nasip olan, birbirine zıt rollere adapte olma yanında izleyeni de adapte etme başarısını ve ustalığını yine konuşturmakta. Bir film için bu üçlü zaten yeterince çekici. Saydığımız görevler için hepsi de biçilmiş kaftan.

Film olarak ise, deli gibi mühimmat harcayan aksiyon yapımlarından hoşlananlar için çöpsüz üzüm denebilir. Meselesini götürüp bir senatöre dayayan olay örgüsü de çok fazla sırıtmıyor. Absürd bir anlayışla kendini ciddiye almak isteyen yapısı gereği ortaya ilginç sahneler de çıkarmış. Havuçla adam öldürme, merdiven boşluğu, atlı karınca, sevişme, silah fabrikası, paraşütle atlama sahneleri bu anlayışın "saldım çayıra, mevlam kayıra" ürünleri. Abur cubur tüketimine ivme kazandıran bu tür yapımlardan yakın zamanda piyasada olan Crank'i seven, Shoot 'Em Up'ı %100 sever. Kendi türü içinde amacına ulaşmış bir seyirlik. Fazlasını arayanlar yanlış yerde aramış olurlar.

5 Ocak 2008 Cumartesi

Confession Of Pain (Seung sing) (2006)


Yönetmen: Chang-dong Lee
Oyuncular: Do-yeon Jeon, Kang-ho Song, Yeong-jin Jo, Mi-kyung Kim
Senaryo: Chong-jun Yi, Chang-dong Lee
Müzik: Kwong Wing Chan

Deneyimli dedektif Hei’nin kayınpederi, hayırsever milyarder Chow görkemli malikanesinde korkunç bir cinayete kurban gitmiştir ve Hei’nin eski ortağı, artık özel dedektiflik yapan Bong’dan yardımını ister. Cinayet, alınması bir ömre mal olmuş bir intikamın sonucu gibi gözükse de detektifler bir süre sonra kusursuz bir cinayetin faili olan bir canavarın peşinde olduklarını anlarlar: Her ayrıntı özenle düşünülmüştür, her şey kusursuzca mantığa oturtulmuş ve olası sanık ve tanıkların her biri gizemli bir şekilde ortadan kaldırılmıştır. Polis, özel dedektif ve katil, düşmüş meleklerin şehrindeki kayıp ruhlar gibi üzerlerine düşeni yapmaktadırlar. Yolculuklarında attıkları her adım onları birbirlerine daha da yaklaştıracaktır; ta ki tüm taşları devirecek ve sahnede hiç kimseyi lekelenmemiş bırakmayacak korkunç bir son kapılarını çalana dek.

Bakıldığında kolaylıkla deja vu yaratabilecek bir konuya sahip görünen Confession Of Pain, özellikle Infernal Affairs serisi ile tüm sinema çevrelerinin dikkatini çekmiş olan Sui Fai Mak, Felix Chong, Wai-keung Lau ekibinin bir ürünü. Bu yüzden tanıdık gelen bu konudan farklı açılımlar beklemek olası. Confession Of Pain bu beklentiyi büyük ölçüde karşılayan bir film. Tıpkı Infernal Affairs’de ve yine Wai-keung Lau’nun yönettiği Güney Kore yapımı Daisy’de olduğu gibi farklı tarafları, farklı değerleri temsil eden, etik açıdan kabaca iyi-kötü diye ayıracağımız iki polisin genleriyle oynayarak, izleyici değerlerini de ters yüz etmek suretiyle ufkunu geniş tutuyor. Takeshi Kaneshiro’nun canlandırdığı dedektif Bong ve Tony Leung’un oynadığı onun şefi dedektif Hei karakterleri ile yine polisiye altyapılı müthiş bir suç/suçlu anatomisi sunuyor. Infernal Affairs’in yeniden çevrimi olan The Departed’ın başarısı ile spotları üzerine çeken aynı yaratıcı senaryo anlayışı bu kez Infernal Affairs’e göre biraz daha stilize bir sinema diliyle buluşuyor. 2009’da yine Hollywood tarafından yeniden çevrimi yapılacak olmasına şaşmamalı. Zira bazı istisnalar haricinde polisiye janrında ciddi tıkanıklıklar yaşayan Hollywood’un bu tip orijinal fikirleri kendi kitabına uydurması da bu kısırlığın bir sonucu. Mainstream Amerikan sineması özgün projelere, anlatımlara o kadar aç ki, onu bulduğunu hissettiği anda özenle kopyalayıp veya kendi gelenekleriyle yeniden düzenleyip sonra da ödüllere boğuyor. Yeniden çekimler elbet olacaktır, olmalı da.

Fakat yeniden çekimlerden randıman almanın en iyi yollarından birinin, orijinal film ile remake arasında olması gereken sene farkından geçtiğini düşünmekteyim. Çünkü 30-40 yıl öncesine ait bir filmin yeniden çekimi sayesinde gölgede kalmış, zamanında gerektiği ilgiyi görmemiş veya çok ilgi gördüğü halde zaman aşımından yeni nesile ulaşmakta güçlük çekmiş yapımlar, teknik ve yazım açısından günümüz normlarına göre cilalanmış şekilde sunulduğunda çok faydalı olmakta. Oysa arasında sadece 2-3 sene oynayan yeniden çevrimler için ciddi samimiyet problemleri yaşayabiliyoruz. Uzakdoğu sinemasının tanıtım ve finansman kolaylığına kavuşması için bu filmlerin yeni versiyonları yaygınlaşma eğiliminde. Fakat tanıtım kisvesi altında yapılan ise sadece yaratıcılık sıkıntısını gizlemekten ibaret. Teknik açıdan zaten kendi çapında yeterli olan bir filmin çok yakın gelecekte yeniden çekilmesi, arada yalnızca ufak tefek yorumsal ve kültürel farklar yaratacaktır. Orijinal filmin hala taze ve sıcak dokusu üzerine yapılan bir remake, hele de orijinal film ile bir bağ kurmuş izleyici nazarında en başta sanatsal açıdan tatminkar gelmeyecektir.


Confession Of Pain, gişe modunda polisiye dram sevenler için zor bir film. Bize tanıdık gelebilecek belli bir disiplini takip ettiği gibi, başlangıç için karakterlerini de birtakım klişelerden devşiriyor. Mutlu bir evliliği olan, zeki, başarılı ve gerektiğinde suçlulara karşı oldukça sert yöntemleri olan polis şefi Lau Ching Hei ve sevgilisinin intiharıyla yıkılıp kendini alkole vermiş, görevden istifa ettikten sonra özel dedektifliğe başlamış Bong arasındaki kimya yine yerli yerinde. İntihar olayından önce beraber çalışan ikilinin ayrılan yolu, Hei’nin eşi Susan’ın babası ve adamlarının katledilmesi ile tekrar birleşiyor. Susan'ın, Bong’un eski amiri Hei’nin eşi olması yanında, bu üçlünün eskiye dayalı sıkı dostlukları söz konusu. Bu dostluğa dayanarak Susan, özel dedektiflik yapan Bong’dan babasının katilini bulmasını istiyor. Bunu kocasından istememesinin de sebebi var. Öldürülen Chow’dan kızı Susan’a yüklü bir miras kalacak olması, otomatik olarak kocası Hei’yi de şüpheliler listesine sokuyor. Aktif olarak davayı üstlenemeyen Hei, dışarıdan Bong’a araştırmalarında yardımcı oluyor.

Ancak film, fazla ilerlemeden bize ifşa ettiği bir sır ile esas rotasına giriyor. Bu sırrı belirtmekte bir sakınca yok. Zira film bilerek bunu önceden bilmemizi istiyor ki, gerçek karakterini bundan sonra şekillendirmeye başlıyor. Susan’ın babasını öldüren Hei’dir. Yani Confession Of Pain, kendi işlediği cinayeti aydınlatması için en iyi dostuna yardım eder görünen polis şefi Hei ve gerçeğe ulaşma yolunda tüm zekasını seferber eden Bong arasında geçen tuhaf bir av-avcı hikayesine sahip. Elbette başka sırları da var. Çok ustaca hazırlanmış koordinatlar, fırtına öncesi gerilimi, artık işi tamamen nakış misali işlenecek olan detaylara bırakan bir senaryo.. Infernal Affairs, hatta Daisy ile formüller birbirine benziyor ama rakamlar değişik. Buna rağmen Confession Of Pain, Infernal Affairs’den biraz farklı olarak daha kolay bir üsluba mesafe alıp, daha estetik, karanlık, sanatsal ve yavaş tempoda bir anlatımı benimsiyor. İşte filmin zorluğu da biraz buradan kaynaklanıyor. Ama bu zorluk, söylediğimiz gibi piyasa normlarına daha yatkın izleyici açısından söz konusu. Yoksa Confession Of Pain, kara film, video klip, romans estetiklerinden ekonomik biçimde beslenen birinci sınıf bir dram.


Aksiyon kandırmacaları ile uğraşmadan, psikolojik gerilimi süzgeçte süzerek, baş karakterlerine çok değer vererek ve dramatik ağlarını örerek ilerleyen film, teknik açıdan elit bir kimliğe sahip. Fotoğraf tadında kareler özenli bir kurguyla birbirini izliyor. Her ne kadar bu estetik kaygılarını karanlık bir görüntü anlayışına yediriyor görünse de, loş mekanlar ve dengeli ışık kullanımı ile kendi karakterine uygun bir dilde konuştuğunu söylemek mümkün. Mesela öyle bir cinayet anına dönüş sahnesi var ki, flashback ile şimdiki zamanı aynı karelerde buluşturmak suretiyle Bong ve onun zamanını renkli, Hei ve onun işlediği cinayet anını siyah beyaz olarak betimleyerek mükemmel bir karışım elde edilmiş. Normalde buna benzer denemelerin mainstream bir yapımda veya çoğunlukla aksiyona bel bağlamış daha aydınlık filmlerde eğreti durma riski fazla olabiliyor. Oysa Confession Of Pain zaten üzerine giydiği kıyafet ile bu tip şık deneylere açık bir hoşgörü aşılamış oluyor. Yine de o karanlık anlatıma kendini yabancı hisseden kesimin buna benzer denemelerden bile zevk almaması ihtimali şaşırtmamalı. Çünkü Confession Of Pain, sohbeti iyi olduğu halde içine kapanık mizaca sahip insanlara benziyor.

Filmin başrollerinde yer alan Hong Kong sinemasının süperstar oyuncularından Tony Leung (Infernal Affairs, In The Mood For Love, 2046, Chungking Express, Hero, Happy Together, Lust-Caution) ve Çin-Japon karması aktör Takeshi Kaneshiro (Chungking Express, Fallen Angels, Supêsutoraberâzu, Returner, House Of Flying Daggers) son derece ölçülü oyunlarla filmi çok iyi taşıyorlar. Fizik ve karakter uyumları, filmin genel havasıyla birleşince tümüyle olgun bir atmosfer solunuyor. Yan rollerde yer alan iki kadın oyuncudan Jinglei Xu, özellikle Çin melodramlarının aranılan genç yüzlerinden biri olduğu kadar, üç adet film yönetmişliği de olan bir oyuncu. Tayvanlı oyuncu Qi Shu’yu ise Three Times ve ilk The Transporter filminden hatırlamak daha kolay olacaktır. Leung ve Kaneshiro üzerine yoğunlaşmış filmde kendilerine düşen payı iyi değerlendiriyorlar. Filmin erkeksi havasını biraz yumuşattıkları gibi, iki erkek karakterin hayatına giren kadınlar olmaları itibarıyla onların anlamlı duruşlarına farklı bir denge de sağlıyorlar. Confession Of Pain, kafalardaki iyi ve kötü tanımlarıyla oynamayı seven, psikolojik çözümlemeleri izleyene bırakan, sağlam bir sinematografisi olan kasvetli polisiye dram kulvarının oyuncularından birisi. Dostluk, sadakat, ihanet, intikam, aşk temalarıyla bezeli usta bir yapım.

2 Ocak 2008 Çarşamba

Severance (2006)


Yönetmen: Christopher Smith
Oyuncular: Toby Stephens, Claudie Blakley, Andy Nyman, Danny Dyer, Babou Ceesay, Tim McInnerny, David Gilliam, Laura Harris
Senaryo: Christopher Smith, James Moran
Müzik: Christian Henson

Bir Amerikan silah şirketinin İngiliz ofisinde çalışan bir grup insan, göstermiş oldukları başarılı performans nedeni ile şirket tarafindan ödüllendirilerek Macaristan ormanlarında bir paintball gezisine gönderilirler. Gezi, katil ruhlu yağmacılar tarafından sabote edilince hepsinin birden yaşamları tehlikeye girer. Ama iş dünyasının içinde barındırdığı kendine özgü acımasız koşullar, burada yerini bambaşka ve sadece çok akıllı olanın kazanabileceği bir ortama bırakacaktır.

Çok hoş espirilerin ve komik karakterlerin bulunduğu bir İngiliz filmiydi. Halbuki konu olarak gayet ağır ve acı gerçekleri işlemesi de filmin genel karakteri ile uyum sağlıyor. Silah endüstrisi için çalışan bir şirketin bünyesindeki çalışanların dinlenmeleri, paintball oynayıp moral depolamaları için Doğu Avrupa'da bir yere gönderilmeleri, daha sonra arka arkaya yaşanan aksikiliklerle ormana düşmeleri, buldukları tuhaf evin dışında garip olayların dönmeye başlaması ve yavaş yavaş ipini koparmaya başlayan kanlı bir gerilim. İş dünyası ile yaban hayatı arasındaki paralellikleri koklatmayı başarıyor. Bu olaylar zinciri kimi zaman öyle mizahi bir üslup barındırıyor ki, gülümsemek ile gerilmek arası bir ruh hali beliriyor. Özellikle şirket çalışanlarının kaldıkları tuhaf ev ile ilgili tahminler yürüttükleri bölüm çok ustaca çekilmiş. Bir de filmin son bölümlerine doğru bir sahne Jackie Brown'da Samuel L. Jackson ile Robert De Niro'nun TV'de izledikleri silah reklamlarını anımsattı. O reklamlara yapılan göndermesi de hoş bir zeka pırıltısıydı. Adım adım zıvanadan çıkarak Hostel sularında seyretmesine ve başlardaki mizah anlayışını terk eder görünmesine rağmen, gerilim klişeleriyle kafa bulan ve bıyık altından gülen tavrını sevdim. Ayrıca The Football Factory ve Mean Machine gibi çok sevdiğim iki filmde rol almış İngiliz oyuncu Danny Dyer’ın da bulunması ayrı bir renkti.