28 Ağustos 2007 Salı

My Summer Of Love (2004)


Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Nathalie Press, Emily Blunt, Paddy Considine, Kathryn Sumner
Senaryo: Helen Cross, Pawel Pawlikowski
Müzik: Alison Goldfrapp, Will Gregory

Çeşitli suçların ardından girdiği hapiste hidayete ermiş ağabeyi Phil ile sahip oldukları barda yaşayan güzel Mona ve yaz tatili için Yorkshire kırsalındaki yaz evlerine gelmiş olan zengin kızı Tamsin arasında arkadaşlık ile başlayıp, aşka doğru ilerleyen bir ilişkiyi konu alan My Summer Of Love, bu ilerleyişte hiç bir sorun yaşamıyor. Bu tip "zor" aşkların geçirdiği süreç inandırıcılık bakımından diğer mevsim normallerine göre daha ikna edici olmalıdır. My Summer Of Love'ın en başarılı olduğu noktalardan biri de sinemanın dram kanalından seslenen bu inandırıcılık.

Bir diğeri ise Polonya asıllı yönetmen Pawel Pawlikowski'nin yine vatandaşı Ryszard Lenczewski ile kotardığı mükemmel görüntü yönetimi. Renk ve ışık kullanımı seyir zevkini adeta körükler nitelikte. Taklit yeteneğiyle hayranlık uyandıran Nathalie Press, yükselen değer Emily Blunt ve tam bir bağımsız film askeri Paddy Considine'in rolleri bağımsız yapımların gerektirdiğinden fazlasını taşımaz gözükse de, sıradışı da olsa güzel bir aşk hikayesini teorik ve yüzeysel din eleştirileri sosuna bolca batırarak sunan film, özellikle finalindeki mütevazi sürpriz(ler)iyle farklı bünyelere farklı şiddetlerde kalp kırıklıklarına sebep olabilecek incelikte. Üstelik o kalplerin kırılması için seyircinin cinsel tercihlerinin hiçbir önemi olmadığını da hüznüne, şiddetine, romansına ilave ederek.

25 Ağustos 2007 Cumartesi

SherryBaby (2006)


Yönetmen: Laurie Collyer
Oyuncular: Maggie Gyllenhaal, Giancarlo Esposito, Brad William Henke, Danny Trejo, Ryan Simpkins, Rio Hackford
Senaryo: Laurie Collyer
Müzik: Jack Livesey
 
Sherry, uyuşturucu bağımlısı genç bir kızken hırsızlık suçundan hapse girmiş ve üç senelik cezadan sonra özgürlüğüne kavuşmuş genç bir kadındır. Dışarı çıktıktan sonra hem uyuşturucudan uzak sağlıklı bir yaşam sürebilmenin hem de kendisine yeni bir düzen oturtabilmenin amacındaki Sherry için en önemli öncelik, kendisi hapiste iken kocası ve abisi tarafından bakılmış olan kızı Alexis için mutlu bir ortam yaratabilmektir.
 
Bağımsız filmlerin karakteristik özelliklerinden biri, derdini anlatmak için seçtiği yolların ya dingin, ya da marjinal düzlemlerde seyretmesidir. İddiasız oluşları onları gerçeğe daha çok yakınlaştırır. Minimal, marjinal veya SherryBaby gibi her ikisinden de bir miktar barındıran türlerin artması da dikkat çekmeye başladı. Hapishane filmlerinde işlenen sert ve dokunaklı dramların yarattığı sıkıntılı atmosfer nasıl etkileyici olabiliyorsa, trajik biçimde hayata tutunma mücadelesi hapisten çıktıktan sonra da devam ediyor. Hataları, suçları veya mecburiyetleri yüzünden belki de en güzel yıllarını dört duvar arasında geçirmiş olan bireylerin, dışarı çıktıklarında yaşadıkları insani acemilikleri işleyen filmlerde, yitirilmiş masumiyetin yerine yenisini koyma iyi niyetinin ve gayretinin çarptığı duvarları görüyoruz. Çıktıktan sonra çevrenin gösterdiği tavırın yanında, artık damgalanmış gözüyle bakılan birey, kendi içinde de problemler büyütüyor. Hapise düşmeden önceki kişiliği ile çıktıktan sonraki arasında sıkışmış “eski suçlu”, boynunda yeni bir insan ile potansiyel suçlu etiketlerini birlikte taşıyor.

Shawshank Redemption’daki Red’in hapisten çıktıktan sonra girdiği işte, tuvalete gitmek için bile izin istemek zorunda hissetmesi, American History X’teki Derek’in çıktığında oraya düşme nedeni ile acı biçimde yüzleşmek zorunda kalması gibi hapishanenin dönüştürücü etkileri, insanın kendine yabancılaşması veya kendini bulmasına çok güzel örnekler. Çıkınca yeni bir insan olma kararlılığına rağmen yakasına yapışmış geçmiş kalıntıları ile boğuşmak zorunda kalan mahkumların alışılmışın dışında çıkış yolları bulmaya zorlanması, yeni bir hayata başlamanın güçlüğünü işaret etmekte.
 

19’unda uyuşturucudan hapise girip, kızından üç yıl ayrı kalan Sherry’nin hapishane sonrası hayatı da temelde farklı değil. Ama özelde çok doğal ve hassas farklılıklar barındırmıyor da değil. Örneğin Sherry’nin amaçlı veya amaçsız şekilde cinsel ihtiyaçlarını gidermek istemesi, hayata asılmak için gerektiğinde kendini başkalarına kullandırması ve kızı ile olan ilişkisinde düştüğü tecrübe bunalımı çok insancıl tınılar içeriyor aslında. Hapiste sağlıklı cinsel ilişki kuramayan mahkumlar sadece erkeklerden oluşmuyor veya çocuğuyla iletişim kurma güçlüğünü sadece hapisten yeni çıkmış anneler yaşamıyor. Dalından kopmuş bir yaprağın savruluşu ile dışarıda esen sert rüzgarda yolunu bulabilmesi güçleşiyor. Zor anlarda sığınılan yegane liman olan aile kurumuna adapte olmada bile sıkıntılar yaşıyor. Onun yokluğunda kızına bakan ağabeyi Bobby ve onun eşinin hapisten yeni çıkmış Sherry’ye temkinli yaklaşmaları normal karşılanabilecek iken, öz babasının yaklaşımındaki anormallik, içerisi ve dışarısının insana kurduğu farklı pusuların varlığını özetliyor. Pusuya düşme konusunda uzmanlaşmış ve dışarı çıkan çoğu mahkum gibi bir hapisten başka birine düşmüş olan Sherry’nin kimi davranışları, hislerinin tercümanı oluyor. Yemek sofrasında kafasına estiği gibi Eternal Flame’i söylemesi, çalışmaya başladığı anaokulunda çocuklara farklı oyunlar oynatması, grup terapi seansları ile gözaltı memuru arasındaki çaresizliği, hayatından üç yılını çalan eski dostu uyuşturucuya geri dönme sınırlarını zorluyor. Kızının doğumgününde yaşananlardan sonra kendini dışarı atıp delice koşması da hislerini yansıtıyor. Ama artık alt üst olmuş hislerini..

Maggie Gyllenhaal, SherryBaby’deki performansıyla birçok festivalden adaylık, Stockholm ve Karlovy Vary festivallerinden en iyi kadın oyuncu ödülleriyle döndü. Secretary’deki oyunuyla da festivallerden prestijli ödüller ve övgüler kazanmıştı. Kardeşi Jake Gyllenhaal gibi o da hem gişe hem de küçük bütçeli filmlerde alışıldık tiplemelere olduğu kadar, sıradışı karakterlere de başarıyla can veriyor. Özellikle bağımsız filmlerdeki rahatlık ve onun getirdiği doğallık üzerine kurduğu oyunculuk anlayışı, fiziksel çekiciliği ile birleştiğinde aldığı rollerin altından güçlü biçimde kalkıyor. Secretary ile birlikte SherryBaby, Gyllenhaal’ı belki de bu güne kadar canlandırdıkları arasında en fazla zorlayan roller. Ama aldığı ödüller ve övgüler, onun bir başrolü rahatlıkla kaldırabilecek gücünü yansıtıyor. SherryBaby’de Gyllenhaal’ın gölgesindeki yan karakterlerden gözaltı polis memurunu oynayan Giancarlo Esposito ile, grup terapi seanslarının birinde tanıştığı Sherry’ye destek, dost ve sevgili olan kızılderili Dean’i canlandıran Danny Trejo’da dikkatlerden kaçmıyor. Yönetmen Laurie Collyer, Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in hayran olduğu Trejo’nun karizmasından ve oyunculuğundan faydalanmamayı, onun yerine tamamlayıcı bir yan karakter payesi biçmeyi tercih ediyor.
 
Laurie Collyer, 1999 yılında çektiği Nuyorican Dream belgeselinden uzun bir süre sonra çektiği ilk ciddi drama deneyiminde, bağımsız filmlerde ve kadı kızında olacak ufak kusurları saymazsak gayet başarılı. Özellikle gerçek bir öyküden esinlenerek kendi geliştirdiği Sherry’nin karakter gelişiminin frenlerini, virajlarını, kazalarını perdeye iddiasız biçimde aktarıyor. Sherry gibi Maggie Gyllenhaal’ı da filmine çok iyi uyarlıyor. Sinema ise, bağımsız bir dram karakteri daha kazanıyor.

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Born Into Brothels: Calcutta's Red Light Kids (2004)


Yönetmen: Zana Briski, Ross Kauffman
Senaryo: Zana Briski, Ross Kauffman
Müzik: John McDowell

Belgesel türdeki yapım, Hindistan'ın Kalküta şehrinde yaşayan küçük çocukların hayatlarına odaklanıyor. 1998 yılında, ülkedeki kadınların yaşadığı zorlukları incelemek için bölgeye giden fotoğrafçı Zana Briski, genelevlerin ağırlıkta olduğu bölgede yaşayan küçük çocuklardan çok etkilenir. Çocuklarla 5 yıldan fazla sürecek bir birliktelik kuracak olan Briski, onlara aldığı fotoğraf makinelerini kullanmayı ve yaşadıklarının fotoğraflarını çekmeyi öğretir. Yönetmen Ross Kaufman'ın da katılımıyla bu konuda bir belgesel yapmak için harekete geçen ikili, yaşları 10-14 arasında değişen yedi çocuğun hüzünle ve acıyla dolu hayatlarını filme almaya başlarlar.


Başta En İyi Belgesel Oscar’ı olmak üzere çeşitli festivallerden 13 ödül ve pekçok adaylık kazanan Born Into Brothels: Calcutta's Red Light Kids, oldukça naif, ama bir o kadar da çarpıcı bir belgesel. Fotoğrafçı Zana Briski, Kalküta’da genelevlerin yoğun olduğu bölgedeki kadınları filme almayı düşünürken, aslında onlardan daha vahim durumdaki çocuklarını keşfedince kamerasına davranmış ve ortaya izlemesi karışık duygular yaratan bir belgesel çıkarmış. Karışık duygular tamlaması algıya göre farklılık göstereceği için bu filmin temelinde hüzün olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Çocuklar, dünyanın neresine giderseniz gidin mutluluk, yaşam, umut temsili yaratıklardır ve filmlere, şarkılara, fotoğraflara, kitaplara konu olmuşlardır. Bunun yanında onların zor anlarını konu alan bir eser veya bir kare dahi görsek içimiz ezilir, öfke veya çaresizlik arasında debelenir dururuz. Doğal felaketlerin vahametini en iyi anlatan, ağlayan çaresiz çocuk görüntüleridir. Onların kırılganlıkları, savunmasızlıkları, ağlayan görüntüleri herkes için tahammülü zor anlardır. Bedel ödeyen her zaman çocuklardır. Bu Kalküta’da, Pakistan’da, Amerika’da, Irak’ta, Türkiye’de, her yerde böyledir. Güç bulabilen, bir yerinden hayata tutunmaya çalışır. Ama yetişkin yardımı olmadan yapılabilecekler o kadar sınırlıdır ki.

Briski bizi 8 muhteşem çocukla tanıştırıyor.10 yaşındaki duygusal ama güçlü Kochi, 12’sindeki olağanüstü yetenekli Avijit, yaşından olgun Gour, birbirleriyle geçinemeyen Shanti ve Manik kardeşler, çıtı pıtı Puja, yine onlar kadar yetenekli Tapasi ve Suchitra.. Filmde, önce hepsini teker teker tanımaya başlıyoruz, ardından çektikleri fotoğrafları izliyoruz. Artı, o fotoğrafları çektikleri ana bile tanık oluyoruz ki bu, filmi daha üst bir boyuta taşıyor. Zana Briski onlara verdiği küçük fotoğraf makineleri ile diledikleri şekilde resim çekmelerini istiyor ve daha sonra çektiklerini bir ders ortamı içinde yorumlamalarını istiyor. Mutluluğun çocuk yüzlere ne kadar yakıştığını görmek çok eğlenceli.


Fakat bir de madalyonun diğer yüzü var ki, gece-gündüz farkı kadar ortada. Bu çocuklar inanılmaz zor koşullarda, sefalet içinde, hatta daha ileri gidelim, hayvanların bile yaşamakta zorlanacağı şartlarda hayallerini filizlendirmek zorundalar. Cehennemdeki melekler, bataklıktaki güller, kara bulutlar arasından sızan ışık hüzmeleri, ne derseniz deyin. Hepsinin ayrı bir hikayesi, hayali var ve bunları o kadar basit ve doğalmış gibi (zaten onlar için doğal) ama sarsıcı şekilde anlatıyorlar ki, duygusal sınırlarınızın zorlandığını hissedebilir, hatta kendinizi koyverebilirsiniz. Özellikle kız çocukları “çalıştıklarını” söyledikleri annelerinin sonunun kendilerini de beklediğinin farkındalar ve hayatları adeta pamuk ipliğine bağlı. Bunları 10 yaşlarındaki kız çocuklarının kendi ağızlarından duymak, insanın insani damarlarını titretiyor.

Kochi, Avijit ve Gour’un anlattıkları üzerine ne söylenebilir? Söylense bile ne faydası olur? Yaşadıkları salaş bölgeden, çıkmaz hayattan, erken sorumluluklardan bir nebze kurtulabildikleri nadir anlar, Zana teyzeleriyle birlikte gezip fotoğraflar çektikleri ve onlar üzerine konuştukları zamanlar..Ama ne fotoğraflar! Her biri, küçük yüreklerin taşıdığı heyecanı, umudu, başka bir hayata olan özlemi yansıtan yaşayan kareler.. İçlerindeki potansiyel o kadar güçlü ki, çektikleri kareler sınırları aşıp, bambaşka hayatlara ulaşıyor. Hatta aslında bir resim dehası olduğunu anladığımız Avijit’i Amsterdam’a bile taşıyor.


Zana Briski ve Ross Kauffman duygu sömürüsü yapmadan, doğal akışıyla mesajını en etkili biçimde iletiyor. Bizzat şikayet ettikleri konu ise bürokrasi.. Başarılı çekimleriyle filmin kötü adamının, yani Kalküta’nın arka sokaklarının klostrofobik atmosferinde bizi boğarken, çocukların yaşama sevinçlerini, coşkularını en saf halleriyle yansıtarak nefes aldırıyor. Çektikleri fotoğrafların fonuna eklenen sitar ve tabla nağmeleri, dram ve sanatın iç içe geçmişliğinin ağıtı gibi sanki. Kalküta’daki bu 8 çocuğun kocaman gülümsemelerinin yanında, onların geleceklerine ait kocaman soru işaretinin altını çizmesiyle de bu belgesel, bir başyapıt sıfatını fazlasıyla hak ediyor.

19 Ağustos 2007 Pazar

Naboer (2005)

 

Yönetmen: Pål Sletaune

Oyuncular: Kristoffer Joner, Cecilie A. Mosli, Julia Schacht, Anna Bache-Wiig, Michael Nyqvist, Øystein Martinsen

Senaryo: Pål Sletaune

Müzik: Simon Boswell

 

Sevgilisi Ingrid tarafından başkası için terkedilen John'un, yan dairesinde yaşayan Anne ve Kim adlı iki güzel ve gizemli kadın tarafından tuhaf olaylar zincirine sürüklenişini konu edinen Danimarka/İsveç/Norveç yapımı film, Alacakaranlık Kuşağı'nın günümüz şiddet anlayışıyla harmanlanmış sert ve çekici bir bölümü gibi sanki. American Beauty'yi senaryosunu beğenmediği için çekmek istemediği bir şehir efsanesi haline gelen Norveçli yönetmen Pål Sletaune'ün yazım ve yönetim olarak Alfred Hitchcock ve David Lynch sinemasından çok etkilendiği belli.. Ama ne bir taklit, ne de haddini bilmezlik olarak değil, kendi ayakları üzerine duran bir etkilenmeden söz edebiliriz. 70 küsür dakikalık süresi içinde yer yer sertleşmesine karşın, geriliminin ve tuhaflığının altını hep kısık ateşte tutması ve özellikle Kristoffer Joner ile Julia Schacht'in oyunculukları çok olumlu. Şizofreni ve paranoyanın altını tam çizememiş olsa da, aceleye getirildiği hissi vermeyen kısa kısa psikolojik vurgular yapan film, popüler sürpriz ataklara da fazla prim vermeyen, ama buna rağmen mütevazi sürprizleri de olan güzel bir gerilim..

12 Ağustos 2007 Pazar

La Haine (1995)


Yönetmen: Mathieu Kassovitz
Oyuncular: Vincent Cassel, Hubert Koundé, Saïd Taghmaoui
Senaryo: Mathieu Kassovitz
Müzik: Assassin

Paris
'in varoşlarında gruplar halinde dolaşan gençlerle, çevreyi kuşatan polisler arasında zaman zaman kavgalara varan bir gerilim yaşanmaktadır. Bu kavgalardan birinde mahalle gençlerinden Abdel polisten yediği dayaklarla komaya girmiştir. Onun arkadaşlarından Vinz, Said ve Hubert çaresizlik içinde başıboş gezmektedirler. Vinz, Abdel'in ölmesi halinde bir polis vuracağına söz verir.
 
Ekonomik zorluklar, işsizlik, ırkçılık ve yanlızlıktan bunalmış, çoğunluğu Tunus-Cezayir kökenli Fransız gençliğinin çırpınış hikayesi.. Avrupa’nın en saygın ve varlıklı sayılabilecek ülkelerinden biri olan Fransa’nın arka bahçesine çarpıcı bir bakış atan La Haine, farklı köklere sahip üç sıkı dostun bir gününü anlatıyor. Tamamı siyah beyaz çekilen film, bu özelliğiyle bunalımlı günler yaşayan ve günümüzde de hala yaşamakta olan Fransa varoşlarının atmosferini çok iyi betimlemiş. Amelie, Amen gibi filmlerin oyuncusu Mathieu Kossovitz’i, Steven Spielgerg’in son filmi Munich’in kadrosunda da görüyoruz. Ama Kossovitz’in bir de yönetmenlik kariyeri var ki, La Haine belki de bu kariyerin en değerli halkası. Zira daha sonra yönettiği Assasin(s) ve Halle Berry ile çektiği gerilim Gothika, hem tarz hem de başarı olarak bu filmin hayli gerisinde kaldı. Filmin senaryosunu da yazan Kossovitz, gerek siyah beyaz görüntü estetiğini, gerekse çoğunlukla doğaçlama hissi yaratan diyalogların yarattığı dinamizmi bir kapta çok iyi pişirmiş. Vermek istediği mesaj ise direk ve endirek serbest vuruşlar şeklinde izleyiciyle buluşuyor. 1995 yapımı bu filmden 10 yıl sonra bile hala güncel kalabilmiş göçmen sorunu, özgürlük ve demokrasi ülkesi sayılan Fransız politikalarının ikiyüzlülüğünün ve başarısızlığının kronikliğini gözler önüne seriyor. Bugün bazı haber programlarımızda da izlediğimiz bu rahatsızlık, artık göçmen tabanlı olmaktan çıkmış, tüm Fransız gençliğinin sorunu haline gelmiş durumda..


Filmde gerçek isimleriyle oynayanan üç arkadaş rolündeki oyunculara değinmek gerek. Asi, ele avuca sığmaz ama bu görüntüsünün altında ürkekliği barındıran Vinz, yani Vincent Cassel artık bir dünya starı. Tekinsiz görüntüsü ve gevezeliğiyle bu filmin en dikkat edilesi unsuru Saïd olarak izlediğimiz Saïd Taghmaoui da ismini son zamanlarda Spartan, I Heart Huckabees, Hidalgo gibi yapımlarda aldığı rollerle duyurmaya başlayan yeni nesil doğu asıllı Fransız aktörlerden. Yüzündeki doğu hatlarını çağdaş bir oyunculukla birleştirebildiği için bu derece kabul görmesi çok doğal. Hubert rolündeki Hubert Koundé ise TV ağırlıklı kariyerine en son The Constant Gardener filminde ufak bir rolle devam ediyor. Fransa’nın kaynayan varoş meselesinin fonunda bu üç arkadaşın dostlukları, iç çekişmeleri, gel-gitleri filmin merkezinde yer almakta ve bizleri o kaçınılmaz sona doğru adım adım götürmekte. Vinz ve Said'in ele avuca sığmayan yapıları, boksör olan Hubert'in uzlaşmacı tutumu ile dengeleniyor.
 
Kossovitz filmin “düşme” felsefesini, ebeveynsel bir yaklaşımdan ve mesaj iletme endişesinden ziyade, dozunda bir anarşistlik ve aralara yerleştirdiği tuhaf örneklerle verme yolunu seçiyor. Tuvalette harika bir öykü anlatan adam, Saïd’in garip arkadaşı Asterix, Paris’te yakaladıkları dazlak gibi tiplerin yanında, sergide olay çıkarmak, polise silah çekmek, işkence stajı, araba çalarken bir sarhoşla sohbet gibi sıradışılıkları da barındırmasıyla La Haine, siyah beyazlığını rengarenk yapmayı başarıyor.

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Chopper (2000)

 

Yönetmen: Andrew Dominik

Oyuncular: Eric Bana, Simon Lyndon, Bill Young, Vince Colosimo, Daniel Wyllie, Serge Liistro, Kate Beahan

Senaryo: Andrew Dominik, Mark Brandon Read

Müzik: Mick Harvey

 

Avustralyalı ünlü suçlu "Kasap" Mark Read'in hayat hikayesinden kesitlerle yazdığı 9 kitaptan birinden uyarlanan film birbirinden ilginç sahneler barındıran, ama son derece dağınık ve soğuk bir yapıda. Neredeyse hiç dramatik anı bulunmayan, zaten öyle bir beklenti içinde izlemediğim Chopper'ı film olarak hiç beğenmedim. En iyi dostunu kurtarmak için bir hakimi kaçırdıktan sonra hapse düşen, ama hapiste çete reisi bir mahkumu deştikten ve cezasını çektikten sonra dışarıda kendini bir komplo içinde bulan Chopper Read'in bir best-seller yazar oluşuna uzanan hikayesi arasında sadece işlediği kritik suçlardan derlenmiş bir film niteliğinde. Ama başroldeki, yakışıklı bir Hollywood jönü olmadan önceki haliyle Avustralyalı oyuncu Eric Bana'yı görmek için bile izlenmesi gereken bir film. Bu harika performansa ulaşmak için Bana, gerçek Kasap ile bir kaç gün bile geçirmiş. Şu sıralar ikinci filmi The Assassination Of Jesse James By The Coward Robert Ford ile modern bir western başyapıtına (evet, aynen öyle) imza atmış olan yönetmen Andrew Dominik'in bu filmden 7 yıl önceki ilk filmi Chopper.. Keşke ara sıra filmde koklatılan cahil yazar, ex-kasap Mark Read'in mizahi anlatımından daha fazla yararlanılsaymış. Gerçi bu anlatımı kitaplarında çok fazla benimsiyor mu onu da bilemiyorum. Olağanüstü bir Eric Bana dışında pek bir numarasını çeviremediğim, yine de izlemekle vakit kaybetmiş olunmayacak bir film.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Paradise Now (2005)


Yönetmen: Hany Abu-Assad
Oyuncular: Kais Nashef, Ali Suliman, Lubna Azabal, Amer Hlehel, Hiam Abbass, Ashraf Barhom
Senaryo: Hany Abu-Assad, Bero Beyer, Pierre Hodgson
Müzik: Jina Sumedi

İki Filistinli genç olan Said ve Khaled çocukluktan beri birlikte büyümüşlerdir. Bir terör örgütünün bünyesinde bulunan iki genç, Tel Aviv'deki bir eylem için suikast bombacısı olarak seçilirler. Hareket etmeden önce ailelerinin yanında son gecelerini geçirirler. Aileleri ile vedalaşmak isterler fakat eylemin son derece gizli olması sebebiyle hiçbirşey söylemeleri mümkün olmaz. Ertesi sabah patlamada kullanılacak bombalar vücutlarına bağlanır ve İsrail sınırından içeri girerler. Fakat operasyon planlandığı gibi gitmez ve iki genç birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu andan sonra kendi kaderlerini kendileri belirleyeceklerdir.


Hollanda asıllı Filistinli yönetmen Hany Abu Assad’ın apolitik iki araba tamircisi arkadaşın, canlı bomba olma yolunda ilerleyişini anlatan filmi, Londra’daki metro saldırılarının ardından Cambridge Film Festivali programından apar topar çıkarılmasıyla adını duyurmuştu. Ama alması gereken ödülü Berlin Film Vestivali’nde Mavi Melek ödülüyle aldı.

Güncel bir trajediyi çok değişik bir bakış açısıyla irdeleyen film eleştirmenler ve izleyicilerden olumlu tepkiler aldı. Bir bireyi intihara götüren süreç sinema sektörünün de her zaman ilgisini çekmiştir. Ama bu filmde işlenen gerçeklik, intihar olgusunu bir adım daha ileri taşıyor ve beraberinde başkalarını, hatta masum insanları da götürmeyi hedefleyen intihar bombacılarının seçilme, eğitilme ve eyleme geçme aşamalarına da ışık tutuyor. Neredeyse hergün haberini izleyip okuduğumuz bir kavramın perde arkasına geçme fırsatını yakalama açısından Paradise Now belki de en iyi fırsatlardan biri.. Konu olarak çok hassas ve sınırda olmasının bilinciyle Abu Assad, zaten yapmaması gereken duygu sömürüsü, yoz siyaset, gereksiz komedi gibi yolların hiçbirisine sapmadan, hikayesini gayet ölçülü ve sade bir şekilde aktarmayı başarıyor.

Paradise Now, temel aldığı intihar bombacıları öyküsünün derinlerine inip, tercih, intikam, mantık gibi kavramları da sorgulamayı ihmal etmiyor. Zaten bunların sorgulanmaması film için büyük bir kayıp olurdu. Bu muhasebeyi yaparken elinde Said (Kais Nashef) ve Khaled (Ali Suliman) gibi iki benzer-benzemez karakter yelpazesini de kullanmayı ihmal etmiyor. Artık hikaye onlara, onlar hikayeye muhtaç oluyorlar. Khaled’in işin ciddiyetini idrak sorunuyla kendini film yıldızı gibi görmesini, Said’in sorgulayıcı ve endişeli tutumu dengeliyor. Seçildikleri güne kadar politika ve dini bir yaşam biçimi olarak asla görmemiş bu iki karakterin kendilerini bir anda olayın merkezinde bulmaları filme traji-komik bir hava katmıyor değil. Özellikle yemin sahnesi, komik ve bir o kadar da hüzünlü. Finalin etkisinden çabucak sıyrılmak ise o kadar kolay değil.


Yönetmen Abu Assad, bize bombacılar ve yaşadıkları ruh halinin yanında, filmde görmeyi umduğumuz perde arkası ayrıntıları da ustaca göstermiş. Bombacıları öfkeden çılgına dönmüş, deli, kötü kalpli göstermek yerine insani yönlerini ön plana çıkarmış olmasından başka, yemin ederek ölüme giden bombacıların ve muhbirlerin itiraflarının yeraldığı video kasetlerin halk tarafından ne kadar popüler olduğuna da değinmiş. Öyle ki bu videolar en çok satın alınan ve kiralanan videolarmış. Öte yandan filmde verilmek istenen mesaj da son derece anlamlı. İsrail’in politik sömürü ve rüşvetle satın aldığı yüzlerce muhbirin sebep olduğu kaos nerede duruyorsa, intikam için Filistinli bombacıların masumları hiçe sayması da aynı yerde duruyor. İsrail barış için Filistinlilerin eylemlerinin durması gerektiğine inanıyor olsa da hiç kimse işgal altında yaşamak istemez. Bu içinden çıkılması zor bir ikilem. Ama Abu Assad’a göre iki tarafta eninde sonunda aynı topraklarda yaşamayı öğrenecek. Bunu günümüzün en güçlü lisanlarından biriyle, sinema ile anlatmaya çalışıyor. Tıpkı 2003 yılı yapımı Ford Transit adlı belgeseliyle yaptığı gibi.. İsrail ordusundan bir anlaşma uyarınca Filistin’e geçen Ford marka araba, canlı bomba hayranı Recai’nin farklı düşüncelere sahip farklı gruplardan oluşan yolcularının gözüyle ikilemini gözler önüne seriyordu.


Dilemma, yani ikilem Paradise Now filminin iki başrol oyuncusunun her yerine sinmiş durumda. Özellikle de Said’in dilemmaları… Said’in Filistin halkının kahramanı Ebu Gazzam’ın Avrupa görmüş kızı Suha (Lubna Azabal) ile ilişkisindeki ikilem, yine Said’in muhbir babasından dolayı ödemek zorunda hissettiği bedel yüzünden yaşadığı ikilem Said’e, bunun yanında oyuncu Kais Nashef’e büyük sorumluluk yüklüyor. Oyuncu ise duru ve ölçülü oyunuyla bu sorumluluğun hakkını başarıyla veriyor. Görüntülerin akıcılığı ve doğallığı, yönetmen tarafından belli ölçülerde bir estetik kaygı da taşıdığı anlamına geliyor. Karakterlerin yaşadığı ruhsal ve fiziksel değişimin doğru şekilde yansıtılabilmesi için bu estetik kaygı film için son derece uygun. Paradise Now, hatta sözü edilen Ford Transit, başta farklı sinema tadı arayanlar olmak üzere tüm sinemaseverlerin izlemesi gereken, pırıl pırıl bir film. Hani Abu Assad ise takip edilmesi gereken pırıl pırıl bir yönetmen.