28 Temmuz 2007 Cumartesi

Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) (2006)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Ulrich Mühe, Martina Gedeck, Sebastian Koch, Ulrich Tukur, Thomas Thieme, Hans-Uwe Bauer
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Stéphane Moucha, Gabriel Yared
 
Yüzbaşı Gerd Wiesler’in (Ulrich Mühe) görevi, ünlü oyun yazarı Georg Dreyman’ın (Sebastian Koch) Sosyalist Birlik Partisi’ne sadakatinden emin olmaktır. Yüzbaşı, Dreyman ve sevgilisi aktris Christa-Maria Sieland’ı (Martina Gedeck) gizlice gözetleyip, hareketlerini Bakan Hempf’e (Thomas Thieme) ihbar edecektir.

Wiesler, Dreyman’ın oturduğu apartmanın çatı katına yerleşir ve böylece yazar ile kız arkadaşının yaşamını yakından gözlemlemeye başlar. Dreyman’ın hiç bir hareketi parti politikalarına karşı değildir ama bu durum Bakan Hempf yazarın kız arkadaşını cinsel ilişkiye zorlayınca değişir. Yazar Doğu Almanya’daki koşulları dünyaya duyurmak için Der Spiegel dergisinde bir yazı yayınlama kararı alır. Bu, onu mahvetmek isteyen Wiesler için mükemmel bir fırsattır. Fakat Yüzbaşı Wiesler, Dreyman ve kız arkadaşının sevgi, edebiyat ve özgür düşünceyle dolu yaşamlarını gözlemledikçe, kendi varoluşunun anlamsız yönlerinin farkına varır. Onlara özenmiş ve değişmeye başlamıştır.
 
Konu olarak Alman sinemasının önemli temalarından birini oluşturan, komedisinden dramına pek çok filme ilham vermiş, iki Almanya’nın birleşmesine kadar süren döneme ait filmler, içe dönük hesaplaşmaları, dışa dönük eleştirileri ile zaman içinde saygın bir konum edinmişlerdir. Döneme damgasını vurmuş, yıkılışı bir milat haline gelmiş Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 5 yıl öncesini, yani 1984-1991 arasını anlatan Das Leben der Anderen, son yılların en başarılı politik dramlarından birisi. Bir döneme ışık tutan, ama daha içerilerde o dönemin su yüzüne çıkmamış Doğu Alman polis örgütü Stasi’nin bunaltıcı faaliyetlerini de cesurca ifşa eden bir film. GDR olarak kısaltılan Demokratik Almanya Cumhuriyeti hükümetinin sona ermesinden 5 yıl öncesini anlatması ayrıca önem taşımakta. Çünkü bu son 5 yıl, Stasi örgütünün kontrol, gözetim ve özel hayatlara müdahale yönünden en uç noktalara ulaştığı periyodu oluşturuyordu. Bu servise bağlı kamu görevlileri ve muhbirler yüzünden 200.000 civarında insan fişlenmiş, taciz ve tehdit edilmiş, tutuklanmış, sorguda işkence görmüş.
 
 
Bu sıcak tarihsel döngüyü ve Stasi’nin varlık sebebini özetleyen bir açıklamayı Prof. Manfred Wilke’nin cümleleriyle aktaralım:

GDR (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) 1949 – 1989

Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED)
iktidarı, Marksist – Leninist düşünce temelinde sınıflar savaşı temelinde biçimlendirilmişti. Sosyalist Birlik Partisi’nin çeşitli plan, program, direktif ve açık kısıtlamalar biçiminde şekillenen kendi halkından beklentileri, politik suç yasası gibi sonuçları da beraberinde getirmişti. İnsanın bireyselliğinin kökünden kurutularak yok edilmesi kavramı, Devlet Güvenlik Bakanlığının “başkaları” şeklinde bir kategorilendirme yapması sonucunu getirdi. Böylece “başkaları” olarak adlandırılanlar gözaltına alınarak, sorgulanarak, sürekli izlenip gözetlenerek düşmanlık duyulan objelere dönüştürüldü. Kısaca Stasi olarak bilinen örgüt, SED diktatörlüğünün baskıcı yapısını güçlendirmek için tasarlanan gizli bir araçtı.

Doğu Almanya’da tutuklanmış olmak, düşman olmanın ve negatif unsur olmanın kanıtıydı. Stasi örgütü, parti programını başkalarının yaşamlarıyla aktif ve tehdit edici şekilde ilgilenmek şeklinde anlamıştı. Partinin beklentilerini karşılamayanları radikal olarak değiştirmek amacıyla onları sürekli izliyor, istediği anda gözaltına alıyordu. Stasi’nin ana gözaltı merkezi Berlin’in Hohenschönhausen bölgesindeydi. Genç sorgu uzmanlarına ise Potsdam-Eiche’daki Stasi College’de eğitim veriliyordu. Kuşku duyulan bireylerin en yüksek düzeyde gözetlenip izlenmesinin dizayn edilmesinde “Etkin Prosedür” kullanılıyordu. (Das Leben der Anderen’de de Etkin Prosedür’ün hedefi durumunda olan kişi, oyun yazarı Georg Dreyman’dır.) İki yıl hapis cezası gerektiren tipik sisteme yönelik saldırı örneklerinden birisi, sınırın illegal yollardan geçilmesiydi. Hatta cumhuriyeti terk etmeyi / firar etmeyi planlamak veya denemek bile cezalandırılan bir suçtu. Almanya içindeki sınırın ve Berlin Duvarı’nın takviye edilerek güçlendirilmesi sonucunda Batı’dan gelen ajanların ülkeye girişi zorlaştırıldı. Doğu Almanya vatandaşlarından birisinin “yurtdışına” çıkışına katkıda bulunan herkes, sekiz yılı bulan hapis cezası tehdidi altındaydı.

Tamamen gözetim altında bir ülke olan Doğu Almanya’da SED’in geliştirdiği tüm toplumun kapsamlı şekilde gözetlenip takip edilmesi şeklindeki saplantılı projesinde Stasi’nin 91.000 memurundan 13.000’i sürekli ajanlık yaparken 170.000 kişilik gayrı resmi memurlar ordusunu kontrol altında tutarak gerekli görülen herkesi izlemesini sağlıyorlardı.

Prof. Manfred Wilke
(Berlin’deki Free University’ye bağlı SED Rejimini Araştırma Komitesi’nin Lankwitz Bölümü Başkanı ve Das Leben der Anderen’in tarihsel danışmanı.)
 
Bu politik zeminde cereyan eden, merkezinde dinleyicilerden ve sorgulayıcılardan en deneyimlisi olan Yüzbaşı Gerd Wiesler’in bulunduğu Das Leben der Anderen, kesinlikle insanları tarihi detaylarıyla boğan, aşırı duygusallıkla körü körüne hareket eden veya yaralı aslan misali dengesizce saldıran bir film değil. İlk başlardaki sorgu sekansı ve akabinde Weisler’in taze sorguculara verdiği sorgu dersi esnasında verdiği tüyolar, Stasi’nin işi ne kadar ciddiye aldığını ve profesyonelce hareket ettiğini doğrular nitelikte. Odak noktası Weisler, yani kabaca kötü adamların en akıllısı olunca, izleyici olarak ona yaklaşmamızın verdiği tuhaf huzurla oyun yazarı Dreyman ve aktris sevgilisi Christa-Maria’nın, hatta onların dava arkadaşlarının hayatlarına dahil olmamız fazla zor olmuyor. Çünkü diğer türlü ne karakterler, ne de yaratılan soğuk atmosfer bizi filmle ilişkiye sokabilirdi. İçimizdeki, başkalarının hayatlarına olan merakı, onları dinleyip gözetlemeyi seven yanımızın test edilmesinden de dolaylı da olsa söz edilebilir.
 
 
Profesyonel bir görev adamı olmasının, tek başına sıradan bir yaşam ve bunun yanında sıkıcı bir cinsel yaşam sürdürmesinin izleyen açısından caydırıcı etkilerini ortadan kaldırmaya başlayan süreç belli bir süre sonra devreye giriyor. Bu, Weisler’in dinlediği ev ile doğrudan ilişkili olunca iki farklı yaşamdan pasajlar izlemeye başlıyoruz. İşte o zaman gerçek bir sinema diliyle aradaki politik, sosyal ve kültürel muhasebeyi yapmamız insani bir temele oturtuluyor. Her ne kadar serbest bir çalışma ortamı için sistem yanlısı gibi gözükmeyi tercih eden Dreyman ve baskıcı sistemin temsilcisi Weisler çok farklı konumlarda bulunsalar, hatta yaşadıkları evler bile sosyal farklılıklarını işaret etse de, filmin bu duyarlı boyutu, iki karşıtın yakınlığını sıra dışı bir yöntemle bize sunuyor. Bu sayede bir adet sandığımız ana karakter sayısı bir anda ikiye çıkıyor. Bu iki karakteri görülebilecek en tuhaf ama insani sebeplerle birbirine bağlayan bir dönüşümden bahsetmek gerek. Bir yanda içinden sanat, edebiyat, aşk fışkıran bir evi dinlemek zorunda kalan, ama bu sayede bir zamanlar yaşadıklarını veya yaşamak isteyip bir türlü ulaşamadıklarını (bu belirsizlik de ayrı bir güzel) anımsayarak psikolojik metamorfoza uğrayan Weisler, diğer tarafta inandığı uğurda, inanmadığı sistemin yanında yer almış gibi görünme zayıflığına daha fazla katlanamayan Dreyman.

Weisler ve Dreyman’ın yanında, çelişkiler içinde kalan ve en az onlar kadar trajik bir konumda bulunan Dreyman’ın sevgilisi Christa-Maria, filmin bir diğer sac ayağını oluşturuyor. Onun Dreyman, Dreyman’ın peşindeki sistem ve bu durumdan sebeplenmek isteyen uçkur düşkünü Kültür Bakanı arasında kalışı ile filmin katmanları daha da artıyor. Devlet Güvenlik Kültür Departmanı başkanı Yarbay Anton Grubitz ve Kültür Bakanı Bruno Hempf gibi diğer yan karakterlerin sağladığı politik gerilim destekli işlevsellik, hem filmin kurgusal hem de yukarıdan aşağıya Hempf-Grubitz-Weisler arasındaki emir komuta zincirinin gerçekliğini kusursuz yansıtıyor. Aynı zamanda bu sancılı dönemi çok iyi tasvir eden soğuk atmosferin yaratılmasındaki sinema yönetimi ciddiyeti kolayca seziliyor.

Michael Haneke’nin Funny Games ve Benny’s Video filmleri ile, Costa-Gavras filmi Amen’de etkili oyunlar çıkarmış usta oyuncu Ulrich Mühe, Yüzbaşı Gerd Weisler olarak soğuk, disiplinli ama zamanla başkalaşım geçirmeye başlayan ölçülü oyunu ile çok başarılı. Çoğu sahnede sadece gözleriyle bile istenilen duyguyu verebiliyor. Mühe, tıpkı filmdeki Dreyman gibi Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından kendisine ait bilgilere ulaşmış. Kendisi de aynı zamanda 80’li yıllarda bir Stasi kurbanı olan Mühe, ilginç bir şekilde kendisini Stasi’ye ihbar eden karısının ihanetine uğramış bir sanatçı. Bakan Hempf olarak izlediğimiz oyuncu Thomas Thieme de benzer baskılara maruz kalmış. Dreyman rolünde ise müthiş bir “duvarı aşma” filmi olan Der Tunnel’de, yine Ulrich Mühe ile Amen’de ve yeni Paul Verhoeven filmi Black Book’da rol almış Sebastian Koch bulunmakta. Christa-Maria olarak gördüğümüz aktris Martina Gedeck ise gerek ülkesi Almanya’da, gerek uluslar arası projelerde görev almış çok iyi bir oyuncu. Onu da Robert De Niro filmi The Good Shepherd'da görmek mümkün. Hepsinin gösterdiği birinci sınıf oyun, filmin en büyük kozlarından biri. Oscar ödüllü besteci Gabriel Yared’in müzikleri de tüm bu güzelliklere ilave olmuş.



Son paragrafta ise filmin senaryosunu yazıp yöneten Florian Henckel von Donnersmarck’a özellikle değinmek gerek. Ödüllü birkaç kısa film ve kısa TV geçmişinden sonra, henüz 34 yaşında yaşında çok olgun bir uzun metraja imza atan Donnersmarck, bu filmi için kitaplar okumuş, arşivlerde gezinmiş, tarih uzmanlarını ziyaret etmiş, eski Stasi ajanları ve Stasi kurbanlarıyla görüşmüş, sonuçta 4 yıl süren kapsamlı bir araştırma yapmış. Buna rağmen filmin politik ve tarihi yönü yanında insani detaylarını da son derece iyi etüd etmiş. Ortaya çıkan Das Leben der Anderen, çok güçlü genel yapısını zengin karakterlerle süslemiş, yakın geçmişin gizli kalmış bir gerçeğine ışık tutmayı başarmış, finalinde de tam anlamıyla zirve yapmış bir film. Özellikle filmin o son minik cümlesi bile o kadar çok şey ifade ediyor ki, göreceli olarak varsaydığımız “doğru olanı yapma” üzerine son zamanlarda çekilmiş en anlamlı yapımlardan birini izlediğimizi hissediyoruz.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

I'm A Cyborg, But That's OK (2006)

 

Yönetmen: Chan-wook Park

Oyuncular: Su-jeong Lim, Rain, Hie-jin Choi, Yong-nyeo Lee

Senaryo: Chan-wook Park, Seo-Gyeong Jeong

Müzik: Yeong-wook Jo

 

Film kendisini cyborg zanneden bir kızla, insanların ruhunu çalabildiğini iddia eden bir erkeğin akıl hastanesinde tanışmalarını anlatıyor. I'm A Cyborg, But That's OK aslında çok iyi bir film. Ama ben beğenmedim. Tuhaf oldu biraz, ama aynen böyle hissettim filmden sonra. Şirinliği hiç bir şekilde su götürmez. Bunu bilerek Chan-wook Park'ın tarzı dışındaki maharetlerini görmek açısından müthiş bir fırsat. Yine bu tarz sınırları içinde çok sevimli ve zekice bir senaryo yazmış, hatta kimi yerlerde Amelie'yi bile çağrıştırmadı değil. Ama ne bu hikayeyi ne de karakterleri bir türlü benimseyemedim. Çok uğraştım. Bu kadar sevimli olmasalar keşke diye saçma sapan düşüncelere bile kapıldım. Park'ın karanlık geçmişinin gölgesini de kapımın dışında bırakmama rağmen olmadı. Bir türlü filmin içine dahil olamadım. Dediğim gibi, bu durum I'm a Cyborg, But That's OK'i kötü yapmaz elbette. İnsanların çok seveceği bir film olma potansiyeli var. Böyle de bir objektiflik sağlıyor insanın kafasında. Ben yine de Chan-wook Park'ın karanlık ve sadist yanını çok daha fazla seviyorum.

20 Temmuz 2007 Cuma

Quinceañera (2006)


Yönetmen: Richard Glatzer, Wash Westmoreland
Oyuncular: Emily Rios, Jesse Garcia, Araceli Guzman-Rico, J.R. Cruz, Jesus Castanos
Senaryo: Richard Glatzer, Wash Westmoreland
Müzik: Victor Bock, Michael B. Jeter, J. Peter Robinson

Magdalena
, Meksika asıllı dindar bir ailenin kızıdır. Geleneksel ‘on beş yaş’ kutlamalarından birkaç ay önce hamile kalınca evini terk etmek zorunda kalır ve büyük amcası Tomas ve maço kuzeni Carlos’un yanına taşınır. Magdalena’nın karnı büyüdükçe, ailesiyle bölgenin güzelleştirilmesine öncülük eden eşcinsel bir çift olan ev sahipleri arasındaki gerilim de gitgide artar.


Amerika’da toplam Latin nüfusu 31 milyon civarında. Bu nüfusun 3'te 1'inden fazlası 18 yaşın altında. 2050 yılında ise Amerikan nüfusunun yaşlaşık 4'te 1'ini oluşturacakları tahmin ediliyor. Latinler, artık Amerika'nın düşüncelerine, yemek kültürüne, müziğine, dansına, politikalarına sirayet edip, nüfus fazlalığının getirdiği ağırlığı daha fazla hissettiriyorlar. Amerika'da yaşadıkları şehirlere kiliselerini inşa ediyor, işlerini kuruyor ve kültürlerini yerleştiriyorlar. Politik açıdan kilit konumundaki şehirlerde kalabalıklar. Dolayısıyla bu, yüksek bir oy potansiyeli demek. Başkanlık seçimlerinde latin oyları büyük önem taşıyor. Aynı zamanda Amerika’daki latin kökenli vatandaşların yüzde 80’den fazlası kimliklerine sahip çıkıyor, onları gereklerine göre yaşıyor ve yeni nesillere aktarıyorlar. Amerika’nın en büyük azınlıklarından biri olma yolunda hızla ilerliyorlar.

İşte Quinceañera, Amerika’daki bu azınlığın mensuplarından bir grup insanın hem kendi kültürleri, hem de içine dahil oldukları Amerikan Rüyası ile kurdukları ilişkileri, aile, aşk, evlilik, cinsellik, eşcinsellik ve bunların hoşgörüsü üzerinden ele alan sevimli ve cesur bir bağımsız. Toplumsal azınlıkların yanında, o azınlıkların bünyesine ait alt azınlıkların varlığına da dikkat çeken film, bir yönüyle zaman zaman hepimizin dahil olduğu azınlık ve çoğunlukların vurgusunu yapmaya çalışıyor. Latin olmak, bakire olmak, eşcinsel olmak, genç olmak, bu azınlık kimliklerini etrafa kanıtlamak veya bazılarını gizli tutmak üzerine güzel bir hikaye örgüsü var.

Kendisini önce hamile, sonra da yüzüstü bırakan erkek arkadaşı ile olan ilişkisini önce annesi, ardından dini bütün bir rahip olan babası öğrenince 15 yaşındaki Magdalena evden kaçıp amcası Tomas’ın evine sığınıyor. Yaşlı adamın yanında yaşayan kuzeni Carlos ise başka bir azınlığa mensup. Eşcinselliği yüzünden ailesi ve yakın akrabaları tarafından dışlanan Carlos, maskülen, uyumsuz, sinirli ama derinlerinde hassas bir genç. Bulundukları muhite taşınan hali vakti yerinde eşcinsel bir çift ile tanışıp onlarla sıra dışı bir gece geçirdikten sonra, aralarından Gary ile yasak ilişki içine giriyor. Ama bu yasaklık, ahlaki açıdan eşcinsel ilişkiyi değil, eşcinsel bir çiftin beraber aldıkları “üçlü” kuralın gereklerini kapsıyor. Yaşlı amcaları Tomas’ın yanında kuşak çatışmalarından uzak bir serbestlik içinde yaşamaya başlayan Magdalena ve Carlos, ergenlik-cinsellik tabanlı itilmişliklerini paralel iki hikaye ile yaşamaya başlayınca öykü zenginleşiyor. İki kuzen, gündüzleri caddelerde kahve satarak yaşayan amcalarının himayesinde, dışlanmışlıklarını hem kendilerine, hem birbirlerine mazur göstermeye çalışıyorlar. İki zıt kutup olmalarına rağmen bu dışlanmışlık duygusu onları birbirine bir dargın bir barışık da olsa kenetliyor. İki gencin hayattan beklentilerini yarattığı hayalkırıklıkları sayesinde yaşadıkları ergenlik bunalımları, akranlarının yaşadıklarından farklı gibi gözükse de, Amerika gibi devasa bir kıtanın en geniş nüfusa sahip azınlığının bireyleri olmanın getireceği “özgürlük” kavramının sancılarını yaşamak kaçınılmaz hale geliyor.


İlk olarak Magdalena cephesine baktığımızda, isminden, içinde bulunduğu duruma kadar bariz dinsel referanslar içeren Maria Magdalena’nın günümüz teenage versiyonu olarak tasarlandığını görüyoruz. Filmdeki hoşgörü dozu, kapalı toplumların/azınlıkların asimile olması sonucu mu elde edilmiş bilinmez. Ama senaryo kaynaklı bir iyimserlik ve hoşgörüden söz etmek kuvvetle mümkün. Magdalena’nın hamileliği sonucu ailesi ve arkadaşları tarafından dışlanması, sonrasında gelişen yanlış anlamalar ve Türk filmlerimizden yabancısı olmadığımız dramatik dönemeçler, dışlanmadan sempatiye doğru ilerleyen süreci tamamlayan bir yolda ilerliyor.

Öte yandan Carlos tarafında daha dişe dokunur ve bağımsız küçük filmlerde sıkça gördüğümüz marjinal bir işleyiş var. Bu kez başlangıçta serseri yanı, asiliği sebebiyle dışlandığını düşündüğümüz Carlos’un bu özelliğinin yanına eşcinselliği de eklendiğinde sebepler daha iyi anlaşılıyor. Beyaz ve kentli bir Amerikalı olan Gary ile girdiği ilişki, izleyenlerin eşcinsel önyargılarını kendi gücü çerçevesinde ve mesaj vermeden kırma eğiliminde. Feminen veya tuhaf görünümlü olmayan, her yönden normal ve sağlıklı eşcinsel tiplemeleri olarak son zamanlarda sıkça rastladığımız karakterlerin devamı olarak, Carlos ve Gary’nin ilişkisinin bir erkek ve bir kadınınkinden pek farklı olmadığı yansıtılmak istenmiş. Bu açıdan filmin senarist ve yönetmenleri olan Richard Glatzer ile, bir kısım eşcinsel filmlere imza atmış olan İngiliz Wash Westmoreland’in bir gay propagandası yaptığını söylemek güç. Zira Quinceañera’da eşcinsellik bir odak noktası değil, araba yıkayıcısı olan Carlos’un, yıkadığı arabalardan birinden Gary için yürüttüğü Latin rapçi Lil’ Rob CD kapağının içinden Elton John CD’si çıkması ve her ikisinin de bu duruma sinir olması gibi önyargıları kırma gayretli bir normallik olarak işleniyor. Zaten bu ilişki tam da bu CD’nin sembolize ettiği “içi-dışı bir” veya “dışı farklı, içi farklı” türünden değişik okumalara da imkan veriyor.

Genç oyuncular Emily Rios ve Jesse Garcia, bahsettiğimiz tüm hisleri yerli yerinde izleyene geçirmeye hakim bir soğukkanlılık sergiliyorlar. Fakat Rios’un bu soğukkanlılığının, “soğukluk” ile daha bir haşir neşir olmasının aksine Carlos’u canlandıran Garcia bence filmin en ön safında yer alıyor ve TV kariyerinden kazandıklarını göze batmayacak ölçüde uzun metrajda kullanıyor. Bağımsız sinemanın Kabe’si Sundance Film Festivali’nde seyirci ve jüri ödülleri yanında, yine önemli bir ödül olan Independent Spirit Ödülleri’nde John Cassavetes ödülü kazanan Quinceañera, ergen cinselliği, ırk, sınıf ve geleneklerin çatışması ile ortaya çıkan olayları hem sevimli, yeri geldiğinde de cesurca işleyen bir gençlik filmi..

17 Temmuz 2007 Salı

The Host (Gwoemul) (2006)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Song Kang-ho, Byeon Hie-bong, Park Hae-il, Bae Du-na, Ko Ah-sung
Senaryo: Joon-ho Bong
Müzik: Lee Byung-woo

9 Şubat 2000 tarihinde Güney Kore’deki ABD ordusu üssünün morgunda şişeler dolusu zararlı atık, sırf tozlu diye Amerikalı bir doktorun emriyle lavaboya dökülür. Bu atıklar doğrudan Seul’un Han Nehri’ne gider. 2002 yılı Haziran ayında ise nehirde tuhaf şeyler olmaya başlar. Bir gün, devasa tuhaf siyah bir yaratık köprüde asılı olarak herkesçe görülür. Bu yaratık hem yüzebilmekte, hem de karaya çıkabilmektedir. Aynı gün şehrin en işlek parkına dalar ve herkesi önüne katar. Üstelik ölümcül bir virüs taşıdığına inanılmaktadır.

Öte yandan yaşlı Hie-bong, saf büyük oğlu Kang-du ile bir büfe işletmektedir. Kang-du’nun küçük kızı Hyun-seo da onlarla birlikte yaşamaktadır. Yaratık, insanları öldürmekle kalmaz, bazılarını da kaçırır. Küçük Hyun-seo da babasının bir hatası yüzünden yaratığın eline düşer. Olayı duyan Hie-bong’un diğer çocukları Nam-il ve okçuluk sporu ile uğraşan, o gün de önemli bir müsabakadan gümüş madalya ile dönen Nam-ju yeğenlerinin öldüğünü sanarlar. Ama Hyun-seo ve birkaç kişi yaratık tarafından kanalizasyonun gizli bir bölümüne bırakılmıştır. Bir telefon ile babasına ulaşan Hyun-seo’nun yaşadığını öğrendikten sonra çeşitli girişimleri sonuçsuz kalınca dedesi, babası, amcası ve halası, gözüpek bir şekilde Hyun-seo’yu bulmak üzere harekete geçerler.
  
The Host, yönetmen Joon-ho Bong’un üçüncü filmi. İlk filmi Barking Dogs Never Bite ile normal bir çıkışın ardından gelen, 2003 tarihli Memories Of Murder ile çeşitli festivallerde pek çok ödül kazandı. Bu başarının altında, klasik bir seri katil hikayesini, bazı türleri harmanlayarak özgün bir dile dönüştürme başarısı yatıyordu. Mizahi unsurları fazlaca kullandığı düşünülen bir anda, birdenbire gerilime, maceraya, ciddiyete yumuşak bir geçiş yapabilen bu anlayış, izleyenin ilgisini canlı tutmasını bilmişti. Filmin gidişatında benimsediği komedi öğelerinde kimi zaman abartıya kaçtığı düşünülse de, bu abartılı üslubun bile doğallıktan ödün vermeyen bir şekilde yansıtılması çok samimi bir atmosfer yaratıyor, izleyici film ilerledikçe bu sempatik dokuya alışmaya başlıyordu. Zaten o saatten sonra yapılan usta işi kurgulama sayesinde dozunda bir mizahtan, dozunda bir gerilime atlamak daha da kolaylaşıyordu.


2006 tarihinde çektiği The Host’da da bu özellikleri görmek mümkün. Kendine has komedi gerilim unsurlarına bu kez fantastik öğeleri de katan Joon-ho Bong, ünlü özel efekt oluşumu Weta ve yaklaşık 150 kişilik bir efekt ekibi ile çalışmış. Bu sebeple filmin görsel boyutu son derece profesyonelce halledilmiş. Ama buna benzer pek çok fantastik filmin düştüğü soğuk ve mekanik anlatım tuzağına düşmeyen, çok sıcak bir insani boyutu da ihmal etmemiş. Bunda Joon-ho Bong’un hakimiyetinin rolü büyük. Universal şirketinin filmin haklarını satın almasıyla 2008 yılında Amerikan yapımı bir The Host çekilecek olması, orijinal film ile ilgili söyleneceklere ilginç paralellikler oluşturuyor.

Alışageldiğimiz çoğu Hollywood ve onun etkisini taşıyan diğer benzerlerinde gördüğümüz üzere çeşitli sebeplerden mutasyona uğramış ya da bilinmeyenden gelmiş yaratık hikayelerindeki klişelerden biriyle başlayan The Host’un perde arkası, aslında yaşanmış bir gerçeğe dayanıyor. Seul’deki ABD üssündeki sivil yetkili McFarland, Han Nehri’ne formaldehit maddesi salınması emri vermiş. Bunun üzerine Kore hükümeti McFarland’ı yargılamak istemiş, fakat ABD onu Kore’ye vermemiş. Kendi halkından büyük tepki alan hükümet, olaydan ancak 5 yıl sonra McFarland’ı mahkemeye çıkarılabilmiş. Fakat suçlu bulunmasına rağmen nedense hiç hapis yatmamış.

The Host’un çıkış noktası olarak bu olayı seçmesi, devamında da bu acizliğin sonucu masum insanları yiyen ve kaçıran bir canavar ekseninde tokat gibi göndermelerde bulunması gerçekten çok anlamlı. Bu tavır, onu özel efekt denizinde boğulup hiçbir şey anlatmayan filmlerden çok ayrı bir yere koyuyor. Kore hükümetinin kendi acziyetini bir yaratığa dönüştüren The Host, kim bilir o yaratığın taşıdığı virüs(!) ile neleri ima ediyor.. ABD’nin güncel Ortadoğu politikalarına ve aradan geçen aylara yıllara rağmen dile getirdiği pişkinliklere iğne üstüne iğne batıran Joon-ho Bong, filmde kullandığı tek tük Amerikalı karakterlerin Kore yetkililerini nasıl kukla ettiğini gösteren sahnelerle ve korkudan zavallı durumlara düşen Kore bürokrasisi ile de çuvaldızı kendi vatanına acımasızca batırmayı ihmal etmiyor.



Joon-ho Bong’un klişeleri alt üst etme girişimleri bununla kalmıyor. Memories Of Murder’da nasıl “göremediğimiz şey bizi ürkütür” prensibini kurcaladıysa, The Host’da da aynı prensiple, farklı biçimde hareket ediyor. Daha filmin başlarında değişime uğramış (ve tasarım harikası) o dev yaratıkla tanışıyoruz. Hem de herkesin görebileceği şekilde Han Nehri üzerindeki köprüye asılı vaziyette.. Sonra suya dalıp, gündüz gözüyle kalabalığa karışıyor ve ortalığı darma duman ediyor. Onca Güney Koreli ölmesine rağmen medya sadece yaratığın yaraladığı Amerikan askerin sağlık durumuyla ilgileniyor. Kang-du’nun kargaşada kaybettiği kızını aramaktansa ölü ilan eden görevlilere zor da olsa inanan 5 kişilik ailenin yas tutma sahnesi görülmeye değer. Dramatik olması beklenen bir sahneyi bu kadar komik hale getirebilen bir mizahi yorum Joon-ho Bong’unki.

Bu verilen üç örnekteki gibi bir anlatım şekli, farklı suretlerde dönüşümlü şekilde karşımıza çıkıyor. Yani klişelerle kedi fare oyunu oynamak, çift taraflı hiciv ve doğal kaynaktan çıkma mizah.. Anlatım yönünden bu kadar renkli bir filmin görsel yönüne de kayıtsız kalmak çok güç. Peter Jackson destekli Weta tarafından hazırlanan ses ve görüntü efektleri, gerek kalabalık figürasyonlarla, gerekse teke tek mücadelelerin yer aldığı sahnelerle uyumu gözden kaçmıyor. Özellikle lağım sahnelerinin ürkütücü atmosferindeki hayranlık uyandırıcı sinematografi, Musa The Warrior, Together, Tale Of Cinema filmlerinde de çalışmış Hyung-ku Kim işbirliği ile sağlanmış. Ama yine Memories Of Murder’a dayanarak, Joon-ho Bong’un görüntü yönetimindeki titizliğini The Host’da da hissetmek mümkün. Hele o finalin görkemli aksiyonu, The Lord Of The Rings’de Peter Jackson’un yarattığı tüyleri diken diken eden Orta Dünya epik aksiyon anlayışı ile modern dünyanın frekans birliğini çağrıştırmıyor değil.

Yine benzer yaratık, canavar, doğal afet filmlerinin çoğunda unutulan dramatik yapı ve o yapının inşasında hayati rol oynayan oyuncuların performanslarını ikinci planda bırakan anlayış, elbette Joon-ho Bong’un tabiatına aykırı bir durum. Kahramanları 5 kişilik sıradan ve sevimli bir aileden ibaret olan The Host, bu fertlere yüklediği ve film ilerledikçe keşfettiğimiz insani yapıları sayesinde onları her yönüyle “gerçek” kılıyor. Birbiriyle sürekli kavga eden, küfür eden, ama her bir parçası için canlarını hiçe sayabilecek fedakarlıkla yoğrulmuş insan portreleri komik göründüğü kadar dramatik bir denge içindeler.. Tıpkı Joon-ho Bong’un sinema anlayışı gibi. Bong’un çok sevdiği ve filmlerinde rol verdiği Güney Kore’nin en klas aktörlerinden Song Kang-ho başta olmak üzere tüm başrol oyuncular, gerçeklerden beslenen fantastik bir öykünün sentetik görünmesine izin vermeyen diğer unsurlar.



The Host, ABD hükümetinin günümüz Irak politikası ile yaptığı yanlışları, o yanlışlardan faydalanma sürecini ve özrü kabahatinden büyük özürlerini güzelce gözler önüne seren, gerçek “virüs”ün nerede olduğuna dikkat çeken, duruşunun hakkını fazlasıyla veren farklı bir film. Ki bu tarz filmlerde fark kelimesine olan ihtiyaç göz önünde bulundurulursa mükemmel bir film. Henüz üç filmle büyük bir hayran kitlesi edinen 37 yaşındaki Joon-ho Bong’un bir başka klişeyi nasıl bozacağını izlemek meraklandırıyor, sabırsızlandırıyor. Güney Kore’de hasılat rekorlarını kırması bir yana, saydığımız özellikleri ile önemli bir film The Host.

13 Temmuz 2007 Cuma

Smokin' Aces (2006)


Yönetmen: Joe Carnahan
Oyuncular: Ray Liotta, Andy Garcia, Ryan Reynolds, Jeremy Piven, Ben Affleck, Alicia Keys, Common, Martin Henderson, Taraji P. Henson, Peter Berg, Chris Pine, Kevin Durand, Curtis Armstrong, Jason Bateman
Senaryo: Joe Carnahan
Müzik: Clint Mansell

Buddy "Aces" Israel (Jeremy Piven) isminde bir itirafçı, devletin uzun zamandır peşinde olduğu bir mafya babası ile ilgili önemli bilgiler ortaya çıkarır. Tam bir bela haline gelmiş mafya liderinin bu itirafçının devletle yapmış olduğu ortaklığı öğrenmesi ile Buddy'nin hayatı tehlikeye girmiştir. Polis, Buddy'nin korunması için Carruthers (Ray Liotta) ve Messner (Ryan Reynolds)’i görevlendirir. Bu iki ajan, Buddy’yi olağanüstü koruma altındaki otelinden almak üzere yola çıkar. Ama Buddy’nin yerini öğrenen tam yedi çılgın tetikçi, kendilerine has farklı yöntemleriyle bir av partisi başlatırlar.

Kalabalık kadrosu, yerinde duramayan kurgusu ve gittikçe genişleyen suç yelpazesi ile Smokin’ Aces, son dönem yükselişe geçen aksiyon trendlerinden fazlasıyla yararlanan, fakat bu trendlerin oluşturduğu kalıpları kırmaya da niyetlenen bir film. Niyetinin iyi olduğu belli. Özellikle Quentin Tarantino, Guy Ritchie ve Tony Scott standartlarından sebeplenirken sık sık boşluklar yaratıyor ve bunları doldurmak için yine bu standartlara başvuruyor. Mafyaya ait çok önemli sırlar taşıyan ya da bir şekilde mafyayı dolandırıp sırra kadem basan, yakayı ele verdiğinde de polisle işbirliği yaparak koruma altına giren karakterler pekçok filme konu oldu. Bunlara bir yenisini daha eklemenin gerekliliği tartışılır.


Bu filmlerin ful aksiyon destekli gişe potansiyeli yadsınamaz. Ancak benzerleri ve kötü kopyaları çoğaldıkça kabak tadı vermesi de kaçınılmaz. Mesela Robert De Niro ve Charles Grodin’in rol aldığı Midnight Run, benzer tipte bir koruma hikayesini hoş bir mizah, rahatsızlık uyandırmayan klişe bir macera ve gerilim gölgesi altında sıcak bir yol hikayesi ekseninde sunarak, ruhsuz aksiyonlardan kendini ayırmayı başarmıştı. Smokin’ Aces ise Buddy "Aces" Israel’i öldürmeye programlanmış onca katil yüzünden, av-koruyucu ilişkisinden çok, av-avcı(lar) ilişkisine yoğunlaşıyor. O kadar katilin, aksiyonun, hızlı temponun yaslandığı finalde açığa çıkan sır ise yeterince ikna edici değil. “Her şeyin sebebi bu muydu” duygusu, bir filmin dinamiklerini yerle bir edebilir. Ama Smokin’ Aces, tüm klişeleri, modern suç filmlerinden ve aksiyonlarından derlediği kolajları ve kimi zaman bunların yarattığı olumsuzluklarına rağmen, muhteviyatında farklı tatlar da barındırıyor.

Joe Carnahan’ın yazıp yönettiği filmin Tarantino-Scott-Ritchie doğrularına fazlasıyla özenen yapısından söz etmiştik. Carnahan, bölüm bölüm bu yönetmenlerin standart kabul ettikleri (ki onların da zamanında farklı standartlardan derledikleri) lezzetli bir esneklik içeren doğrulardan direk etkilendiği gibi, kendi kanatlarıyla uçmak istediğinde de bu etkiden nadiren sıyrılıyor. Bunların üzerine dramatik bir hava estirme (iyi) niyeti de eklenince ortaya çıkan harala gürele karışım sıkıcı hale gelebiliyor. Filmin başında Buddy’nin peşine düşen tetikçilerin icraatları ile tanıtılması, hatta isimlerinin ekrana yazılması bildiğimiz, ama rahatsızlık uyandırmayan, bilakis eğlenceli de bir bölüm olmuş. O isimleri ezberde tutma ihtiyacı hissedip, filmle kopukluk yaşama endişesi de yakamıza yapışabiliyor bir yandan.. Bu kiralık katil cümbüşü arasında kaybolma riskini azaltmak için ise, her biri için ayırt edici aksiyon planları tasarlamak gerekiyor. Joe Carnahan’ın buradaki başarısı (ilham kaynaklarından fazlaca etkilense de) kabul edilir düzeyde. Ayrıca neredeyse 1 saat durmaksızın sürecek bir aksiyon potansiyeline sahip olmasına rağmen, ölçülü biçimde kendini frenleyip düğmeye öyle basıyor. Carnahan’ın, o ana dek ekonomik kullandığı bu potansiyel, ipini kopardıktan sonra uçukluğunu ve mantık hatalarını da beraberinde getiriyor. Ama öte yandan bunları göz ardı etmeyi beceren izleyici profili için keyifli anlar başlıyor.

Kalabalık ve yıldızlı kadrosu, Smokin’ Aces’ı oyunculuk yönünden daha yükseğe taşımıyor. Ray Liotta ve Andy Garcia gibi iki tecrübeli aktör, fazla sivrilmiyor. Kısacık rolüne rağmen afişlerde ismi en başta yer alan Ben Affleck zaten kesinlikle başrolde değil. Kaldı ki öyle bir karizması da yok. R&B şarkıcısı Alicia Keys “ben oyuncu değilim” diye bas bas bağırıyor. Rap şarkıcısı Common, Buddy’nin sağ kolu Sir Ivy rolüyle biraz daha iyi gözüküyor. Ryan Reynolds bir oyuncu olarak oldukça hırslı bir yapıya sahip ve filmde bunu pozitif yönde kanalize etmeyi başarıyor. Ama Smokin’ Aces’ın gerçek yıldızı, herkesin öldürmek için peşine düştüğü Buddy "Aces" Israel rolündeki performansıyla Jeremy Piven.. Değil ölüme, korkusuna bile hazır olmayan sihirbaz Buddy tiplemesine kattığı derinlemesine yorum sayesinde filmin sığ oyunculuk sahasına az da olsa kalite katıyor. Filmde ayrıca Lost dizisinin mangal yürekli doktoru Jack ile edindiği imajın semtine bile uğramayan, kısacık ama ona rağmen gayet olumlu performansıyla Matthew Fox’u da görmek mümkün.


Kariyeri pek parlak olmayan Joe Carnahan, adı geçen yönetmenlerin tarzına öykünen, çekmeyi reddettiği Mission Impossible III’ün yüz değiştirme espirisini kullanmaktan çekinmeyen, Smokin’ Aces’ı överken Fellini, Sam Peckinpah, Sergio Leone isimlerini kullanarak kendine kasıtlı olduğunu düşündüren şımarık bir promosyon rotası çizen tarzda bir adam. Bu şımarıklığı kulağa sevimsiz gelse de, filme dikkat çekme amacını abartmasının altında aslında keyifli bir seyirlik yatıyor. Özellikle hızlı ama kontrolü elden bırakmamaya çalışan kurgusu, sıklıkla Richie ve Tarantino’dan esinler taşıyan diyalogları ile dikkat çekmeden edemiyor. Clint Mansell teması eşliğinde tetikçilerin Buddy’nin kaldığı otele mevzilendikleri bölümdeki ölçülü sahne atlamaları, bir Fellini olmasa da, bir Carnahan başarısı taşıyor. Geride bıraktığı soruları Smokin’ Aces II’ye saklamamış olmasını dileriz. “İyi” bir filme 5 üzerinden verilen 3 puan, o film için “kötü” sayılırken, “kötü” bir filme verilen 3 puan “iyi” sayılmakta. Smokin’ Aces, belki de 3 puanlık bir film.

10 Temmuz 2007 Salı

Apocalypto (2006)

 

Yönetmen: Mel Gibson

Oyuncular: Rudy Youngblood, Julia Hernandez, Jonathan Brewer, Morris Birdyellowhead, Israel Rios, Amilcar Ramirez

Senaryo: Mel Gibson, Farhad Safinia

Müzik: James Horner

 

Büyük Maya İmparatorluğu, görkemli dönemlerinin ardından, pek çok imparatorluğun içine düştüğü buhranlardan kaçamamıştır. Yöneticiler, kendi hatalarının sonucu hızlanan çöküşü önlemek ve salgın hastalıkların verdiği zararlardan kurtulmak için tapınaklar yapıp, insanlar kurban etmektedirler. Acımasız katillerden oluşan bir grup savaşçı, Tanrı Kukulkan’a kurban edilecekleri bulmak ve köle ticareti yapmak için çevre köyleri talan etmektedir. Öte yandan genç Jaguar Paw, babası Flint Sky, hamile karısı Seven, küçük oğlu Turtles Run ve dostları, akrabaları ile kendi kabilesinde huzurlu bir yaşam sürmektedir. Ta ki, köle tüccarı katiller bir gün onların köyünü işgal edene kadar.. Jaguar Paw hayatının sınavını yaşayacak, değerleri uğruna neler yapabileceğini keşfedeceği acıyla ve insanüstü mücadeleyle dolu bir yolculuğa çıkacaktır...

 

 

Muhtemel beklentinin aksine Apocalypto, Maya Uygarlığının kuruluşu, yükselişi ve çöküşü üzerine tarih dersi vermeye çalışmayan, kabası alındığında ortaya basit bir hikayenin çıktığı filmlerden. Hatta Mel Gibson bu macerayı pekala 2000’li yılların New York’unda bile rahatlıkla çekebilirdi. Tarihi dekorlarda epik kahramanları merkezine alan Mel Gibson’un yönetmenlik anlayışıyla ve yolculuğuyla bağlantılı olarak Apocalypto’nun bu basitliğinin altını kazımakta fayda var. Saf cesaretin ve şiddetin tarihsel olaylar ve kişilerde açılımları olduğuna yönelik ikna çabası, tarihi sadece kitaplardan öğrenmiş insanoğluna görsel olarak sunulacak ise, çok güçlü kozlarla onların önüne çıkmalısınız. Mel Gibson, sıkıcı tarih dersleri vermiyor dedik. Ama Farhad Safinia ile birlikte kurduğu macerasına bir kültürün nasıl avlandığını, nasıl yaşadığını, yaralarını nasıl iyileştirdiğini, inançlarını, batıl inançlarını, kılığını, kıyafetini muazzam bir görsellik eşliğinde cebimize koyuyor. Pastoral duygusallığı, folklorik motifleri, ipini koparmak üzere olan bir macera temposuna çok güzel yediriyor.

Açılıştaki yaban domuzu avı sahneleri ile filme hızlı, estetik ve espirili bir giriş yapılıyor. Ardından küçük bir Maya kabilesinin huzurlu yaşamlarına tanık olmamız, ailevi bağlılıklar, komiklikler, kabile bilgesinin küresel çağrışımlar barındıran anlamlı masalı, danslar, şarkılar, Gibson’un karakterleri benimsetme çabasını hiç de boşa çıkarmayan hamleler. Bu huzurlu atmosferin Braveheart formülüne benzer şekilde kanlı ve acımasızca parçalanması (hatta yine bir boğaz kesme sahnesi ile birlikte), sempatimizi kazanan yerlilerin savaşçı köle tüccarlarına esir düşmeleri, Jaguar Paw’ın hamile karısı ve küçük oğlunu saklamayı başarıp, onlara geri dönme sözü vermesi gibi film ile bağlantıyı sağlamlaştıran olay örgüsü tıkır tıkır işliyor. Bu tip bir işleyiş, standart bir filme zerk edilen etkili dramatik örgüye de çok muhtaçtır. Anlamsız, ruhsuz bir tasarlama hiç de samimi durmaz ve film belli bir tempo tuttursa dahi, bu farkında olmadığımız, bittiğinde iz bırakmayacak mekanik bir tempodur. Tıpkı Braveheart’da olduğu gibi Apocalypto’da da Mel Gibson hikayesinin girişini güçlü dramatik kolonlarla sağlamlaştırmayı yine başarıyor. İz bırakıyor, acıtıyor, geriyor, rahatsız ediyor. Bu başarıyı sağlarken fazlaca kan döktüğü, duygu sömürüsü yaptığı eleştirilerine maruz kalıyor olsa da nihayetinde mübah yolların denemesindeki cesareti Mel Gibson’a farklı bir hava veriyor.

1993’de yönettiği ilk filmi The Man Without A Face’i biraz dışarıda tutarak, Mel Gibson’un Braveheart ile başlayan, tartışmalı ve dünya çapında 600 milyon dolar hasılatlı The Passion Of The Christ ile süren, son olarak Apocalypto’da şahit olunan yönetmenlik serüveni hakkında söylenecek çok şey olduğu kesin. Kendi yapım şirketi Icon’u kuran Gibson, elde ettiği özgürlük sayesinde yönettiği, oynadığı ve finanse ettiği filmleri ile sinema alanında; koyu bir Katolik, semitist, alkolik olduğu yönündeki eleştiriler ile de bazı lobilerde adından çok söz ettiriyor. Eleştirisi yapılanların ne kadarının filmlerine yansıdığı da ayrı bir tartışma konusu olabilir. Fakat gittikçe şekillenen bir Mel Gibson sinemasından söz etmek, Apocalypto’dan sonra artık mümkün.. Aktör olarak rol aldığı onlarca filmin kendisine kattıklarını, yönettiği oyuncularına profesyonelce aktardığı her halinden belli olan Gibson, tanınmamış oyuncularına mimiklerini, bakışlarını, nerede nasıl duracaklarını, hangi ruh haline bürüneceklerini iyi anlatmış olacak ki, bu durum Apocalypto’yu oyunculuk yönünden çok doyurucu kılıyor. Lethal Weapon serisi, Bird On A Wire, Conspiracy Theory, Maverick, Payback, Mad Max gibi filmlerinde canlandırdığı, inandığı şey uğruna gözünü karartan, kuralları çiğnemekten geri durmayan, deli dolu karakterlerin yansımalarını, yönettiği filmlerdeki baş karakterine de uygulayan, ama bu cesareti veya çılgınlığı genellikle kutsal veya ahlaki bir amaca dayandıran formüllerinden vazgeçmiş değil.

 

Bu formüllerin yeri geldiğinde Gibson’un elinde bir propaganda aracına dönüştüğü eleştirileri de az değil. Ancak Hollywood lobisine kimi zaman tavırlı ve mesafeli durmaya çalışan Gibson’un bu tavrı ve mesafesi artık daha keskin çizgilerle kendini gösteriyor. Zamanında Hollywood standartlarıyla çektiği onca gişe filminden cebine koydukları ile ilerleyen oyuncu Mel Gibson, sanatsal açıdan arayış içine girmiş ve artık cepten yemenin tatminsizliğine uyanmış yönetmen Mel Gibson’a dönüştüğünde belki de pek az kimse ondan bu denli radikal değişim bekliyordu. Rol aldığı eti butu belli gişe filmlerindeki klasik yönetim anlayışa bir tepki mi, yoksa o filmlerin zamanla sıradanlaşan ve özgürlüğü elinden alınmış bir oyuncuyu kendini tekrara iten kemikleşmiş rol kalıplarından çıkarma gayreti mi? Belki de her ikisi. Kan görmeye fazla dayanamayan Hollywood yapımlarının tersine, yönettiği son üç filminde benimsediği çiğ şiddet yüzünden bazı kesimlerden tepki çekmesi Mel Gibson’un bilinçli olarak üzerinden atmaya çalıştığı yakışıklı Hollywood starı payesine ters düşmüş bu etiketten olsa gerek. Ama William Wallace’ın, Jesus’ın ve Jaguar Paw’ın yaşadıklarının çarpıcı biçimde işlenmesi için kan, nefret, şiddet olmazsa olmaz haline gelebiliyor. Şiddetin dozu meselesi ise göreceli bir durum. Tatmin olan, aşırı bulan veya yetinmeyenler bile var. Lakin Mel Gibson’un yoğun bir öfkeyle yoğrulmuş ve süslenmiş şiddet anlayışı, çektiği filmlerin genel atmosferinde mutlak gerekli bir hal alabiliyor. Hatta Braveheart ve Apocalypto’da ustaca estetize bile ediliyor. Çünkü her zaman ortada kazanılması gereken bir zafer, ulaşılması gereken kutsal bir hedef ve başarılması gereken insanüstü bir çaba bulunuyor. Bunların acısız, kansız, ızdırapsız olması, hem gerçek yaşamda, hem de perdede şiddet görmeye meyilli ve ikna edilmeyi bekleyen izleyiciyi ne derece memnun eder?

 

Apocalypto, artistik açıdan kusursuz sayılabilecek bir film. Prodüksyon ve teknik ekipte Gibson’ın ilk iki filminde de görev almış isimlerin yanında Saving Private Ryan, Dances With Wolves, Dracula, The Hunt For Red October gibi filmlerde çalışmış usta bir ekip var. Oscar ödüllerine de aday olan kalabalık makyaj ve kostüm ekibinin, usta sinematograf Dean Samler’in, Mel Gibson ile beraber senaryoyu yazan Farhad Safinia’nın, sanat yönetmeni Roberto Bonelli’nin ve tabi ki yine kalabalık figürasyonda yer alan gerçek Maya yerlilerinin filme katkıları büyük. Detaylı bir çalışmanın ürünü kostümler, saçlar, takılar, makyajlar filmi görsel bir şölen haline getiriyor. Elbette bunları taşıyan yüz ve fiziklerin de özenle seçilmiş olması ve bizim de gözlerimizi onların zerafetinden veya sefaletinden alamamamız şiddetle mümkün. Kimi zaman dijital kameranın devreye girdiği ormandaki nefes kesen sahneler, esirlerin kurban edilmeden önce Maya kentine girdikleri bölüm, tapınaktaki dehşet verici kanlı ayin sahnesi, rollerin değiştiği bir hesaplaşmanın yaşandığı, finale kadar uzanan bölüm ve daha birçok ayrıntı Apocalypto’nun tansiyonu hiç düşmeyen yapısını ayakta tutan anlar.

Filmde sıkça kullanılan kıvrak kamera oyunları çok şık. Mesela peşindeki avcılardan kaçan Jaguar Paw’ın denize ulaştığı anda gördüğü manzarayı, onun etrafından dönen kamerayla izleyiciye de sindire sindire gösteren sahne gerçekten olağanüstü. Belki buna benzer sahneleri daha önce görmüş olabiliriz. Ama bu sahnenin teknik başarısının ardında, denizde görülenlerin payı da çok önemli. O ve ona benzer sahneler, sinema sanatının insanın nutkunu bağlayan maharetlerine en güzel örneklerden.. O sahne gibi, Braveheart’da William Wallace’ın ihanete uğradığını anladığı sahnenin söze gerek bırakmayan tarafı kadar, söze ihtiyaç bırakması gibi bir durum da belirebiliyor ki, tam burada Mel Gibson’un o çok tartışılan “tarafını” veya “tarafsızlığını” netleştirip bulanıklaştıran dengeler alt üst oluyor.

 

Çekimleri Meksika’nın günümüze kalan son yağmur ormanlarının bulunduğu alan olan Catemaco ve Veracruz’da yapılan Apocalypto, yeryüzünün en mükemmel medeniyetlerinden sayılan, yüzyıllar boyu sanat, eğitim, ticaret, matematik, astronomi alanlarında üst düzeylere ulaşmış, ama hem kendi kendini parçalamış, hem de kolonilerin sömürgeleştirme misyonuna kurban edilmiş Maya Uygarlığı içinde geçen destansı bir kahramanlık öyküsü.. Dansçı, ressam, müzisyen ve şimdi de aktör olan, Komançilerin soyundan gelen genç Rudy Youngblood’un son derece başarılı biçimde canlandırdığı Jaguar Paw ismindeki kahramanın, filmde geçen tüm Maya tanrılarından daha kutsal olan ailesinden koparılmasının, kendi uygarlığının içinde yaptığı ölüm yolculuğunun ve peşindeki öldürmek üzere programlanmış tasarım harikası kötü adamlara rağmen olağanüstü bir çabayla tekrar ailesine dönme gayretinin öyküsü.. Tanrıları, kıyafetleri, takıları, kültürleri, kaderleriyle, dilleriyle bir uygarlığın içinden alınmış cesur yürek öyküsü..

4 Temmuz 2007 Çarşamba

El Bola (2000)


 Yönetmen: Achero Mañas
Oyuncular: Juan José Ballesta, Pablo Galán, Alberto Jiménez, Manuel Morón
Senaryo: Verónica Fernández, Achero Mañas
Müzik: Eduardo Arbide
 
İspanyol aktör, aynı zamanda yönetmen Achero Mañas'ın Noviembre'den bir önceki filmi El Bola, çocuk istismarı, dayak, aile içi şiddet konulu harika bir dram. 12 yaşındaki "Misket" lakaplı Pablo, ölen ağabeyinin gölgesinde büyüyen ve babası tarafından sürekli aşağılanıp dövülen bir çocuk. Okula yeni gelen Alfredo ile dostluk kuruyor. Pablo'nun durumunu keşfeden Alfredo bunu kendi ailesi ile paylaşıyor. Aile Pablo'ya kol kanat gerip ona iyi vakit geçirtmeye çalışıyorlar. Ama ne var ki Pablo'nun dönüp dolaşacağı yer yine öfkeli babasının evi oluyor. Başrolde iki çocuk olmasına rağmen yaşından çok olgun bir film olması zihinlerde Au revoir, les enfants'ın kırılganlığını az da olsa çağrıştırmıyor değil. İki farklı aile tablosu, iki farklı baba figürü, farklı şartlarda büyümüş iki çocuk arasındaki samimi dostluğu çok yerinde bir anlatımla servis yapan, dayak sahnesinde olduğu gibi amacı gereği sinir bozucu, rahatsız edici de olan çok ciddi ve duyarlı bir yapım. Filmin çekildiği sene 13 yaşında olan Juan José Ballesta'nın yürek acıtan oyunu görülmeye değer.

1 Temmuz 2007 Pazar

Solas (1999)


Yönetmen: Benito Zambrano
Oyuncular: Ana Fernández, María Galiana, Carlos Álvarez-Novoa, Antonio Dechent
Senaryo: Benito Zambrano
Müzik: Antonio Meliveo

Lüks bir otelde temizlik işçisi olarak çalışan Maria'nın köydeki şerefsiz babası hastalanınca iyi kalpli annesiyle beraber şehirdeki hastaneye gelirler. Yaşlı anne, arasının iyi olmadığı kızı Maria'da kalmak zorunda kalır. Köpeği ile yaşayan Maria'nın yaşlı komşusu da Maria'nın annesinden hoşlanır ve aralarında sıcak bir dostluk kurulur. Maria'nın bir başka şerefsiz olan erkek arkadaşından hamile kalması ve kürtaja zorlanması ile olaylar karmaşık bir hâl almaya başlar.

Yalnız kalma, yalnız bırakılma üzerine başlarda sıkıcı gelebilecek, fakat sade bir yoğunlukla çok ustaca iyi-kötü karakterler yaratmayı başarabilen bir film Solas. Lüzumsuz gerilim yaratmayan, hikayesini sömürmeyen, ağlak olmadan da dokunaklı olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri. Aldığı yığınla ödülü hakettiği söylenebilir. Yine de o kadar ödüle ve sadeliğine, sıcaklığına, çok fazla üstelemeden kattığı duygusallığına rağmen çok çok iddialı bir film sayılmaz. Kasvetli bir havası var. Sanki itina ile o havayı kedere dönüştürmeyi reddetmiş. Ya da onu dönüştürmeyi kasten izleyene bırakmış. Daha çok gerçekçi insani çıkarımlarla yolunu çizmeyi tercih etmiş. Üstelik o kapıp koyvermeme havası oyuncu performanslarına da işlemiş. İspanyol sinemasına ilgi duyanlar ve bağımsız filmlerin kendine has iddiasız dokunuşlarından keyif alanlar kaçırmasın.