26 Haziran 2007 Salı

Blood Diamond (2006)

 
Yönetmen: Edward Zwick
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Djimon Hounsou, Jennifer Connelly, Arnold Vosloo, Kagiso Kuypers
Senaryo: Charles Leavitt
Müzik: James Newton Howard

Afrika kökenli bir paralı asker olan Danny Archer (Leonardo DiCaprio) kendi yöntemleriyle Sierra Leone’de elmas kaçakçılığı yapmaktadır. Sağlam yer altı ve askeri bağlantıları olmasına rağmen, bir gün sınırdan elmas geçirmekte iken yakalanıp tutuklanır. 90’lı yılların başında Sierra Leone’de katliamlar yapan, çocukları kaçırıp acımasız katiller haline getiren Devrimci Birleşik Cephe’nin körüklediği iç savaş ve kaos ortamı hakimdir. Üç çocuklu balıkçı Solomon Vandy (Djimon Hounsou)’nin köyü D.B.C. tarafından basılır, insanlar vahşice öldürülür. Solomon ailesini kurtarmayı başarmasına rağmen, esir düşer ve elmas çıkarma kamplarında çalışmaya götürülür.

Bu kapta çalışırken bir gün Solomon, kuş yumurtası büyüklüğünde, değeri milyonlarca pound edecek pembe bir elmas parçası bulur ve onu gömer. Çok geçmeden kamp hükümet askerleri tarafından basılır. Solomon, Archer’ın bulunduğu hapisaneye atılır. Baskından hemen önce Solomon’un elması bulduğunu fark eden D.B.C. lideri Poison (David Harewood)’ın hapiste Solomon’un bulduğu elmastan bahsetmesi Archer’ın dikkatini çeker. Böylece yolları kesişen Archer ve Solomon kendi çıkarları uğruna işbirliği yaparlar. Archer, Solomon’un elmasını, Solomon ise Archer’ın nüfuzu sayesinde kaybettiği ailesini ve Poison'un çocuk asker olarak yetiştirmek üzere yanına aldığı oğlu Dia'yı bulmak istemektedir. Ama Archer’ın kolu, Solomon’un ailesini bulabilmek için yeterince uzun değildir. O yetki, Archer’ın gizli bağlantılarının peşinde olan güçlü ve idealist gazeteci Maddy Bowen (Jennifer Connelly)’da olunca, birbirine muhtaç olan üç insan için gerilimli bir süreç başlar.

Charles Leavitt’in kendi hikayesinden senaryolaştırdığı, Glory, The Siege, Legends Of The Fall, The Last Samurai gibi filmlere imza atmış prodüktör/yönetmen Edward Zwick’in yönettiği Blood Diamond, hem konu, hem de sinema sanatı açısından farklı bakışlara maruz kalabilecek bir film. Sinema filmi olarak barındırdığı farklılıkların dışında “mainstream” kabul edilen, gişe amaçlı, konusu, yapısı, duruşu belli filmlerden biri olduğu kesin. Askerlikten kaçakçılığa geçmiş, çevresindeki karmaşaya duyarsız, çıkarcı ve maço Archer, herkes servet değerinde bir elmas parçasının peşindeyken tek derdi ailesini bulmak olan, aynı zamanda Afrika’nın saflığını da sembolize eden Solomon, yine herkes servet değerinde bir elmas parçasının peşindeyken, kendisi haber peşinde olan gazeteci Maddy üçlüsünün formülü daha önce benzer filmlerin denklemlerinde de rastlandı.


Ancak filmin kendisi gibi mainstream senaryosundaki “Tanrı’nın unuttuğu kıta”, “Afrika’nın kanını emen dünya çıkar çevreleri” “bir gün barış gelecek” türü klişe mesajlarının yanında, satır aralarında bu mainstream anlayışına ve unsurlarına gönderme yapması da gözden kaçmamalı. Archer’ın Maddy nazarında çizdiği “Afganistan, Bosna gibi kaynayan kazanlarda bulunmuş, yanına dizüstü bilgisayarını, sıtma haplarını alarak dünyayı değiştireceğini sanan gazeteciler” profili, Maddy’nin de gazeteci olarak gözleri sinekli sıska bebekler ve ölü annelerden başka hiçbir yere varamadığını itiraf etmesi bunlara birer örnek. Elmas zenginliğine rağmen Sierra Leone’nin hiç ihracat yapmıyor görünmesi, ama komşusu Liberya’nın 2 milyar dolarlık ihracat yapmış olmasının altındaki gerçekleri cesurca ve ayrıntılarla gözler önüne sermesi Blood Diamond’u önemli kılan maddelerden biri.

Filmin başında G8 ülkelerinin Antwerp-Belçika’daki konferansında söylenenlerle, filmin amacı baştan belirleniyor: “Afrika tarihi boyunca ne zaman değerli bir şey bulunsa bunun bedelini çok büyük acılarla yerel halk ödemiştir. Fildişi, soygun, petrol, altın, şimdi de elmas.. Üstelik bu taşlar silah alımında ve iç savaşın finanse edilmesinde kullanılıyor.” Yine filmin başındaki bir “mainstream”e fazla gelebilecek tüyler ürperten katliam görüntüleri ile bir başka Afrika dramına tanık olacağımızın sinyallerini alıyoruz. Elmas unsurunu merkez almasına rağmen, Afrika odaklı benzer senaryoların da çoğu zaman bulaşmadan edemedikleri pek çok yan açılıma da ev sahipliği yapan film, barış gücüne, hükümete, isyancılara, boyalı basına, çocuk istismarına, Afrika’nın sırtından geçinen sülüklere açıkça tavır alıyor.


Öte yandan yine Maddy’nin itiraf ettiği gibi, televizyonlarda sadece birkaç dakikalık haber geçilen bu coğrafyanın hayati meselelerine karşı insanlar sadece şöyle bir bakar veya bu görüntüler bazılarını ağlatır. Kendilerine uzak bu coğrafya için ellerinden bir şey gelmez. Bu gerçeği geçici bir hüzünle karşılayan insanoğlunu, aldıkları pahalı elmas mücevherlerle dolaylı da olsa suça ortak etme cüretini taşıyan, vicdanlara saldırmaktan çekinmeyen film, en azından gidebileceği son noktayı görmek istiyor. Hatta D.B.C. katillerinin uyuşturucu, alkol, sigara, silah eşliğinde süren eğlenceleri esnasında arka plandaki televizyondan görünen, elmaslarla bezeli abartılı takılarla şov yapan rapçilerin klibini 2-3 saniyelik de olsa gösteren ve derin düşüncelere iten bir cüret bu.

Güçlü, güncel ve tipik bir Zwick kastına sahip filmin Leonardo DiCaprio ve Djimon Hounsou gibi iki büyük kozundan çok iyi faydalandığını söylemek mümkün. DiCaprio’nun canlandırdığı Archer karakterinin vicdani süreci ve iç hesaplaşması, kendisinin bir parça aksiyon kahramanına dönüştürülmesine kurban gitse de, anlamlı yüz ifadesini tecrübeli oyununa ortak ettiği iyi bir performans izliyoruz. Aynı anlama sahip Hounsou da özellikle hiddetlendiği sahnelerde nefesleri kesebiliyor. İki oyuncunun karşılıklı sahneleri gerçekten profesyonellik barındırıyor. Buna karşın Jennifer Connelly’nin rolü, Maddy karakterinin fazla sivri bir tarafının olmaması ve bunun getirdiği durağanlığa rağmen, Oscarlı oyuncunun tamamen dışlandığı anlamını taşımıyor.


Edward Zwick, pahalı prodüksyonları ve kendi estetik kaygılarını gişeye uygularken, sağlam bir dramatik altyapıyı da beraberinde sürükleme eğiliminde olan bir yönetmendir. O yapıyı Blood Diamond’da da görmek mümkün. Özellikle Archer ve Solomon’u her ne kadar klişe görünen karakterler olsalar da altı dolu biçimde işliyor, ekibiyle beraber Afrika dekorlu bir film çekmenin de avantajlarıyla çok güzel resimler çekiyor, hüzünlü bir ambiyansın yanında gerilimli ve sürükleyici bir aksiyonla hikayeyi destekleyor. Zwick, Blood Diamond’da klişe olmak, duygu sömürüsü yapmak veya tam tersi yeterince cesur olmamakla suçlanabilir. Bunların hepsini yaptığı bazı işleri de olmuştur. Ama bir önceki filmi The Last Samurai ve 1989 yapımı Glory gibi görkemli yapımların hamurundaki ırksal dengeler, onur mücadeleleri ve adaletsizlik vurgularını işleyiş biçimini tipik gişe seyircisine de kabul ettirebilmiş bir yönetmen olarak görülmesi gereken yanlara da sahiptir. Görünen kahramanın arkasındaki sınıf olarak ezilmiş kahramana olan duygusal bağı, kimi zaman onu çağdaşlarından ayıran bir nitelik haline de gelebilmiştir.

Blood Diamond; The Constant Gardener, Hotel Rwanda, Shooting Dogs, Black Hawk Down, Lords Of War, The Interpreter ve The Last King Of Scotland gibi son dönem Afrika gerçekleri ekolüne dahil edilmesi gereken bir film. Bu filmler kimi zaman sinemasal açıdan klişe sayılsalar da, bazen duyguları sömürüyor görünseler de hizmet ettikleri amaçlarıyla, güçlerini acılarla yoğrulmuş bir kıtanın dengeleri üzerine söyleyecek sözleri olmasından alan ciddi yapımlar. Akıl almaz komploların, ayaklar altına alınan insanlık onurunun ve çıkar çevreleri sayesinde doğrudan veya dolaylı olarak içinde olduğumuz istismarların sorgulamasını değişik açılardan yapabilen belgeler.. Ütopyasını yanında taşımasına rağmen, onu bir şeyleri halletmeden kullanamayacağının bilincinde olan, ama o şeyleri halletmek için sesini duyurma çabasında olan filmler.

23 Haziran 2007 Cumartesi

Time (Shi gan) (2006)


Yönetmen: Kim Ki-duk
Oyuncular: Jung-woo Ha, Ji-Yeon Park, Hyeon-a Seong
Senaryo: Kim Ki-duk
Müzik: Hyung-woo Noh

Seh-hee
ve Ji-woo yıllardır birlikte olan bir çifttir. Seh-hee, yüzünden sıkıldığını düşündüğü Ji-woo’ya artık yetmediği fikrine kapılınca, ortadan kaybolur. Ji-woo kırılmıştır, ancak bir süre sonra kız arkadaşının yokluğuna alışır. Bu arada Seh-hee yüzüne estetik ameliyat yaptırmıştır. Bir gün Ji-woo, adı See-hee olan bir garsonla tanışır ve ona âşık olur. Ne var ki, eski kız arkadaşı Seh-hee onunla tekrar bağlantı kurunca işler karışır.

Kendi tarzını oturtmuş, farklı türlerle flört halindeki filmlerine kendinden bir takım unsurlar eklemiş yönetmenlerin bu işleri için, sinema ve eleştiri çevrelerinde “X Sineması” ifadesi kullanımı yaygındır. Bu sinemacılar, kariyerlerine ekledikleri filmlerde gerek hikaye seçimleri, gerek yönetim anlayışları, gerekse vurgulamak ya da sadece dokunmak istedikleri sosyo-kültürel bakışları ile bunu hak elde etmişlerdir. Kendi sinemaları içinde değişik kulvarlara sıçrasalar bile, belli ilkelerini de oraya taşır, bu sayede elde ettikleri özgürlükleri ile kendilerine serbest oyun alanları yaratırlar. Kim Ki-duk da bu anlayışı oturtmuş bir yönetmen. Yani “Kim Ki-duk Sineması” diye bir sinemadan söz edilmekte.


Kim Ki-duk’un bir auteur, yani yazıp yönettiği filmleriyle kendine has bir yöntem geliştirmiş bir sinema adamı olduğu fikri, eleştirmenleri ikiye bölmüş durumda. Filmleri ile uluslar arası arenalarda kabul gören, festivallere davet edilen, hatta kimi zaman mainstream Güney Kore sinemasına ters gelen fazla derin estetik anlayışı yüzünden kendi sinemasına yabancılaşan Kim Ki-duk, temelde basit bir hikayeyi alıp, onu nasıl yıpratacağını, sonra şefkatle nasıl düzenleyeceğini, sonra tekrar nasıl yıpratacağını görmek için kendi tarzında oyunlar oynamayı seven bir yönetmen. Çıktığı içsel yolculuklar esnasında yanına temel insani kavramlardan bir veya birkaçını alıp, yarattığı karakterlerine yüklemesi her zaman doğrudan olmuyor. Bu yüklemeyi çoğunlukla dolaylı yoldan yapmayı sevdiği için, basit hikaye, sıradan tiplemeler, tanıdık mekanlar bir anda sıra dışı unsurlara bürünebiliyor. Kendi dramatik bileşenlerinden asla vazgeçmiyor. Çünkü ancak bu sayede özgür ve özgün olabiliyor. Basitliği, sessizliği, umursamazlığı, sıradanlığı, sıkıntılı ruh halini anlatmak için görselliğin tüm imkanlarını seferber eden anlatım çabası, sözün bittiği anlardaki dolaylı tavrı daha bir pekiştiriyor. Aslında o hoş görsellik içinde gördüğümüz şey, gayet ekonomik bir teslimiyet barındırıyor. Ne görüyorsak, ilk aklımıza gelen kavram ile o anı bağdaştırıyoruz. Oysa Kim Ki-duk, o kavramları kafamızda şiirsel sözcüklere dönüştürmek için, müziğin de yardımı ile derinleşiyor. Kavramsal çağrışımlar yapmak için titiz bir refleks ile diğer kavram alternatiflerini de sevimli/sakil yapısına buyur ediyor.

13. Kim Ki-duk filmi Time, özellikle son iki filmi Bin-Jip ve Hwal’da sessizliği seven, temposunu ağırlaştıran, meramını sakin ama alttan alta gergin bir şekilde anlatan üslubundan biraz farklı duruş sergiliyor. Görsel çekiciliğin söze gerek bırakmadığı pek çok sekansa sahip çeşitli filmlerinin minimalist yaklaşımı, Time ile biraz gölgede kalmış denebilir. Time’da da buna benzer anlar mevcut elbette. Ancak Kim Ki-duk’in çok sevdiği aşk olgusu ve onun suretlerini şiirsel bir sakinlikle yansıttığı filmlerinden farklı olarak Time biraz daha huysuz, mızmız ve komplike bir film. Hikayenin, daha çok üst sınıfa ait estetik operasyon meselesini, insani olduğu kadar kimi zaman tehlikeli olan kıskançlık duygusu ile birleştiren ustalığı, çeşitli katmanlara bölünüyor. Bu katlar arasındaki hassas dengenin ve geçişlerin sağlanabilmesi için ise daha fazla diyalog, daha fazla gerçeklik, daha fazla dramatik yaklaşımlar gerekiyor.


Kim Ki-duk, bu “daha fazla”ları kendi sineması ile harmanlayarak bir denge kurmayı deniyor. Söze ihtiyaç duyması, önceki görsel tercihlerinde onu biraz daha ekonomik davranmaya itse de, özellikle heykel parkında geçen sahnelerde sembolizm vurgularını ihmal etmiyor. Peşine takılmaya değer bir öykü içinde Time, kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Ama Kim Ki-duk sinemasının katmanları arasında Time’ın yeri, filmin birkaç sahnesinde bilgisayar ekranından da görünen Bin-Jip’in, hele de Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring’in yakınında bir yer değil. Kendi sineması içinde sıçramalar yapan yönetmenin bu filmde anlatmak istediği hikaye ve onun sosyal yansımaları gereği, adı geçen filmlere nazaran biraz daha geveze ve aceleci olması gerekiyor.

Sevgilisi Ji-woo’yu hastalık derecesinde kıskanan Seh-hee’nin kendi tabiriyle sıkıcı yüzünden kurtulup, sıkıcı huyundan kurtulamaması onu zayıf bir kişilik haline getirse de, bu zayıflıkların aşkın kör gözüne zarar vermediği vurgusu önemli. Sevdiğimizin zayıf yönlerini göremememiz, gördükten sonra ise onlara alışıyor olmamız bizi karışık duygulara sevk ediyor. Bir yüze mi, yoksa bir ruha mı aşık oluyoruz? Ji-woo’nun farklı yüzlerle aşkının sınanması fikri çok zekice. Ama Seh-hee’nin dramı daha acıtan cinsten. Aşkın ve kıskançlığın bu denli saplantı haline getirilme şekli inandırıcı gelmeme tehlikesi taşıyor olabilir. Ama kent hayatının getirdiği yalnızlıkların ardından bireylerin zorlukla gerçek aşkı elde etmeleri, elde ettikleri bu aşkı zaman aşımına uğratmak istememeleri, bu sebeple modern çağın ve modern tıbbın sunduğu imkanlardan biri olan plastik cerrahi ile zamanı geri alma gücüne sahip olduklarını düşünmeleri hatalar zincirini beraberinde getiriyor.

Gerçek aşkı elde etmek için herkesin bir şansı var. Fakat insanoğlu bu şansı bulduğunda bile kendine sorun yaratmaktan vazgeçmiyor. Kendi yarattığı bu sorunları telafi etmek istediğinde ise belki daha büyüklerine davetiye çıkarıyor. Güzelliği satın almak veya sahip olduğu güzelliği sorgulayıp onu değiştirmek için estetik ameliyat geçirmeyi göze alan insanların bu doyumsuzluğu, yine biz insanlar tarafından kabul edilmiş güzelliğin göreceli bir kavram oluşu ile ne güzel bir tezat oluşturuyor.


Başrol oyuncuları Jeong Woo-ha ve Seong Hyeon-ha, çok iyi bir performans sergiliyorlar. İkisinin de yükseldiği bazı sahneler var ve bu sahneler filmin tansiyonunu da belirleyen etkenler. Daha çok oyuncu bakışlarının ve vücut dillerinin gücüne güvenen Kim Ki-duk, bu iki oyuncu ile sanırız tatmin olmuştur. Ama her filminde olduğu gibi, Time’da da başrol yine Kim Ki-duk’un. Özellikle aşkı ele aldığı yapımlarda, aşkın görünen yüzünün derinlerine inmeyi seven, karakterlerine özürler ve zaaflar yükleyerek, onları bir anda akla gelmesi ve içinden çıkması güç hikayelere dahil eden, filmlerinin ruhuna bütünüyle hakim bir yönetmen. Bu sıradanlıktan sıra dışına doğru sürüklenen hikayeler, dingin bir suda seyrederken, yormayan, kasmayan, filmin hassas dokusuna zarar vermeyen gerilim öğesi, sert ve yumuşak dokunuşlarıyla kendini belli ediyor. Her ne kadar, bazı filmlerinin akıcılığına daha farklı finallerin yakıştığını düşünsek de, işin başka bir görece boyutu da orada ortaya çıkıyor, her izleyen farklı şekilde yorumlayabiliyor.

Kim Ki-duk, insan ruhunun yolculuğu esnasında uğradığı önemli duraklardan birine daha uğruyor. Time, değişim sonucu değişen ve değişmeyenleri ameliyat masasına yatırıp, kendine özgü estetik darbeleriyle bize yaklaşık 100 dakikalık estetik ameliyatını sunuyor.

20 Haziran 2007 Çarşamba

Efter brylluppet (2006)


Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Rolf Lassgård, Sidse Babett Knudsen, Stine Fischer Christensen, Christian Tafdrup
Senaryo: Susanne Bier
Müzik: Johan Söderqvist

Hindistan
’da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bir yetimhanenin yöneticisi olan Jabob Petersen, Danimarkalı işadamı Jorgen’den yüklü bir bağış alır, ama sözleşme imzalamak üzere Danimarka’ya gitmesi gerekmektedir. Jacob’un Danimarka’ya gelişi Jørgen’in kızının düğünüyle çakıştığı için o da davet edilir. Ancak Jacob’u bir sürpriz beklemektedir: Jørgen’in eşi, Jacob’un gençlik aşkı Helene’den başkası değildir.

Danimarka-İsveç ortak yapımı Efter brylluppet (After The Wedding), İskandinav sinemasının soğuk ve sade atmosferini bütünüyle yansıtan bir dram örneği. Tipik dramatik ağlarla örülmüş izlenimi veren hikayesini çok parlak cümleler yerine daha güncel ve sade diyaloglarla anlatmasına rağmen, aile ve ölüm üzerine insanı düşünmeye sevkeden bir film. Dogma kamerasının alışık olduğumuz hareketliliği ve durağanlığı bir potada eriten Efter brylluppet, özellikle çok başarılı oyunculukları ile ön plana çıkıyor. Kariyerinde pek çok ödül bulunan yönetmen Susanne Bier’in filmi, aile kurumuna verdiği önemden olsa gerek, akademinin dikkatini çekerek gerçekten çok güçlü adaylar arasından sıyrılıp, En İyi Yabancı Film Oscar adayı ilk beş film arasına girdi.

Adams æbler, Prag, Wilbur Wants to Kill Himself, King Arthur, Casino Royale gibi dereden tepeden filmlerde rol almış Kopenaglı oyuncu Mads Mikkelsen ve Jørgen rolündeki Rolf Lassgård olmak üzere erkek oyuncular, alışılmış İskandinav soğukluğunu yansıtan yüz ifadelerine anlam yükleme çabalarında çoğunlukla başarılılar. Hikayenin kederli ve kasvetli yanından ötürü bu ifadeye alışmış olduğumuzu, onların nadiren gülümsemelerini gördüğümüzde daha iyi anlıyoruz. Bu sayede belki de o soğukluğu yadırgamama ihtimali var. Her ikisinin rollerindeki iniş-çıkışlarla performans açısından başa çıkma yöntemleri farklı. Mikkelsen daha sakin ve olgun karşılarken, Lassgård özellikle finale doğru kendini daha özgür bırakmayı seçiyor. Kadın oyuncular Sidse Babett Knudsen ve Stine Fischer Christensen ise güzelliklerinin ardına sığınmayan, filmin genel havasına uyan etkili bir oyunla karakterlerini sunuyorlar.


İsminden ötürü düğünden sonra yön değiştirmesini beklediğimiz filmin düğünden önceki sakin ve sıradan hali hikaye olarak yönünü değiştirse de, üslup olarak sakinliğini koruyan, fakat duygusal olarak daha da yoğunlaşan bir kimliğe bürünüyor. Aşırı gerilim yaratmadan artan hüzün dalgası, hem genel İskandinav sineması, hem de Susanne Bier’in de dahil olduğu Dogma hareketinin ilkelerine yabancı gibi duran bir melodramı buyur ediyor. Yer yer abarttığı düşünülse de, temkinli bir sinemanın teslimiyetçi ruha bürünmesinden tuhaf bir dengenin ortaya çıkması da hissedilmesi muhtemel duygular arasında. Film, karakterler için sorunlar yaratıyor, bir yandan bunları çözmeye çalışırken, diğer yandan üzerlerine ufak tefek yenilerini ekliyor. Fakat bunu beklenmedik trajik dönüşler veya sürprizlerle değil, genel sakinliği ve ayaklarını yere değdirme çabasıyla yapıyor. Bu vesileyle çoğu yerde temposunu düşürüyor. İyi oyunculuklara rağmen, hem karakterlere, hem de hikayeye biçilen bazı zorlamalar filmin kirişlerini zedeleyebiliyor. Jacob’un Hintli çocuk Pramod ile ilişkisinde olması gereken samimiyet ve inandırıcılık eksikliği bunlardan biri. Bunun sebebi Mads Mikkelsen’in gel-gitlere meyletmeyen oyunu da olabilir, yeni bir şey söylemeyen sade senaryo da..

Hindistan
görüntüleri ile Kopenhag havasının yarattığı tezat üzerine doğrudan gitmese de, ikisi arasındaki mukayeseyi yüzeysel olarak izleyene hissettiren çekimler Dogma ekolüne ters düşüyor görünse de, kameranın hareketliliği kadar, omuz hizasından aldığı kederli yüzlere, dudaklara, ellere, en çok da gözlere yapılan yakın çekimler, Susanne Bier’in özgür stiline estetik dokunuşlar katıyor. Kısacası Efter brylluppet’in genel anlamda kaliteli bir dramda bulunması gereken mühim bileşenlere sahip bir yapım olduğu söylenebilir.

17 Haziran 2007 Pazar

Vacancy (2007)

 

Yönetmen: Nimród Antal

Oyuncular: Kate Beckinsale, Luke Wilson, Frank Whaley, Ethan Embry

Senaryo: Mark L. Smith

Müzik: Paul Haslinger

 

Araları açık bir karı kocanın arabasının gecenin geç bir saatinde gözlerden uzak bir taşra yolunda bozulması akla hayale gelmeyecek bir kabusa yol açar. Karanlık bir otoyolda arabasız kalan David ve yakında boşanacağı eşi Amy geceyi döküntü bir motelde geçirmeye mecbur kalırlar. Son derece kirli odalarında sürekli didişen çift, gizli bir bölmede, rahatsız edici derecede gerçekçi görünen, ev yapımı işkence filmleri bulurlar. Kanlı mı kanlı bu video filmlerinin o an içinde bulundukları odada çekildiğini anlayınca, David ve Amy aralarındaki sorunları bir kenara bırakıp oradan kaçmak için el ele vermedikleri takdirde sadist film yapımcısının bir sonraki kurbanları olacaklarını anlarlar.

 

İzlemeden önce konusunu ve bazı ufacık eleştirilerini okuduğum Vacancy gerçekten ilgimi çekmişti. Ama bir de izlendikten sonra yapılan yorumlar var ki, onlardan birkaçını da filmi izledikten sonra okuyunca "acaba ben başka bir film mi izledim" diye düşünmeden edemedim. Biraz övgü topladığı gibi (pazarlama hadisesi), utanmadan The Descent ayarına bile koyanlar olmuş. Macar asıllı Nimród Antal, klişelerden devşirme bir gerilimi yine klişelere kurban ederek (ki o klişelerden yola çıkarak özgünleşenler de olduğunu biliyoruz) vasat bir gerilim filmi sunuyor. Araları kötü olan bir çiftin bir gece ıssız bir otelde sabahlamak zorunda kalmaları, birkaç katil snuff film meraklısının da tesadüfen(!) o oteli mesken tutmuş olmalarından ben bile çok iyi film çıkarabilir, hatta zengin prodüktörlerden Vacancy: The Beginning teklifleri bile alabilirdim övünmek gibi olmasın. Güzel sayılabilecek bir fikir kabul etmek lazım. Ama fikirler bu kadar kolay harcanınca, adamlar da haliyle Uzakdoğu yeniden çekimlerine asılıyorlar tabi. Devir değişti, artık zeki olmak lazım. Bunun farkında olmayan bir sürü filmden sadece biri..

11 Haziran 2007 Pazartesi

Sommer vorm Balkon (2005)


Yönetmen: Andreas Dresen
Oyuncular: Inka Freidrich, Nadja Uhl, Andreas Schmidt, Stephanie Schönfeld, Christel Peters, Vincent Redetzki
Senaryo: Wolfgang Kohlhaase
Müzik: Pascal Comelade

Katrin
, oğlu Max ile birlikte yaşayan boşanmış bir kadındır. Resim yapıp satarak ve iş başvurularında bulunarak zor bir hayat sürdürmektedir. Nike ise bir sosyal yardım kurumuna bağlı olarak, yaşlı insanların bakımıyla geçimini sağlamaktadır. Aynı apartmanda yaşamakta olan bu iki kadının aralarında çok güçlü bir dostluk vardır. Akşamları Nike’nin balkonunda içip sohbet ederek, arada bir de evin karşısındaki nöbetçi eczaneyi telefonla işleterek vakit geçirmektedirler. Bir gün Katrin yolda bir kamyon tarafından ezilmekten kurtulur. Nike ise kamyon şoförü Ronald’dan hoşlanmış, onu elde etmeyi kafasına koymuştur. Bu iki kadının hayatla olan mücadeleleri sırasında karşılaştıkları sevinçler, hüzünler ve sürprizler onları daha da olgunlaştıracaktır.
 
Yönetimi, senaryosu ve özellikle de iki başrol oyuncusu Inka Freidrich ve Nadja Uhl ile çeşitli saygın festivallerden ödüllerle dönen 2005 Alman yapımı Sommer vorm Balkon, 2002’de Halbe Treppe ve özellikle yine 2005’de çekilmiş olan Willenbrock ile büyük başarı elde etmiş Andreas Dresen tarafından yönetilmiş çok hoş bir dram. Dresen’in genelde çeşitli insan portlerini ve bu çeşitliliğin birbirleriyle olan çelişkilerle dolu ilişkilerini dramatik bir hikayeyle sunduğu yöntemini Sommer vorm Balkon’da da görmek mümkün. Katrin ve Nike gibi iki hayatın içinden karakterle yola çıkan filmin, iki farklı öykü oluşturma çabasını izliyoruz. Karakterlerin maddi sıkıntılarının getirdiği mecburiyetlerini gördükçe, Almanya gibi büyük bir gücün içinde bile yaşanması olası zorlukların evrenselliği fikri hiç de yabancı gelmiyor.

Fakat karakterlerin yaşadığı sıkıntılar, sersefil bir tablodan ziyade, hali vakti yerinde bir sefillik şeklinde sunuluyor. Balkonlu, güzel ve ferah evler (Nike’nin evi öyle en azından) ortalama bir yaşamı sürdürebilecek ölçüde kazanılan paralar, arandığında kapının önüne gelen ambulans, işsiz bir insana sunulan düzenli psikolojik tedavi, sıkça dalınan gece hayatı ve cinsel özgürlük.. Sefalet kavramı, sadece karakterlerin yaşadığı mesleki ve kişisel sorunların getirdiği istikrarsızlıklarla kendini ifade ediyor.


Katrin ve Nike’nin birbirine kimi yönlerden benzeyen öykülerinde tutulan anlatım yolunun getirdiği paralellikler bazen aksayabiliyor. Nike’de daha sağlam ve belirgin bir anlatım izlenirken, Katrin’in sıkıntılarının bölük pörçük duruşunda sezilen anlatım düzensizliği senarist Wolfgang Kohlhaase’nin kasti seçimi midir bilinmez. Gerçi bu durum, kocasından boşanma sebebini bilmememiz dışındaki bunalımlarını anlamamızı etkilemiyor. Zamanında yalnızlığı seçmiş Nike ile, belki de istemeden yalnız kalmış Katrin’in bu durumlarına son verme sırasında yaşadıkları acemilikler diyebileceğimiz davranışları, güçlü kalmaya çabalayan yalnız metropol kadınının global sakarlığı olarak sunulmuş. Kötü niyet barındırmayan, gayet insani bu arayışların Katrin’de olduğu gibi hüsranla sonuçlanması ve Nike’nin karikatür gibi bir kamyon şöförüyle ilişkiye girip, maneviyatının kapılarını kahramanı ilan ettiği bu adama açması da benzer liman arayışlarının bir sonucu. Katrin’in hayatında belli bir erkek olmamasından ötürü onun zayıflıkları üzerine yapacağımız yorumlarla, hayatına Ronald gibi bir yalnızlık tıpasının girip onu sömürmesine izin veren Nike’nin handikapları üzerine yapacağımız yorumlar birbirinden çok da ayrı durmuyor.

Nike’nin erkek arkadaşı, bize Nike hakkında karakter tahlili imkanı veriyor. Bir diğer yan hikayede Katrin’in ergenliğe yeni yeni adım atmakta olan oğlu Max ise, Katrin hakkında fikir vermektense, Max’in çok hoşlandığı, sigara karşıtı güzel yaşıtı Charly’den yola çıkarak güzel bir ter köşe yapıyor. Onun uğruna koşu yapmaya başlayan, annesinden pahalı bir ayakkabı isteyen Max, Charly’nin kendisinden hoşlandığını sanıp aslında Rico diye sigara içen bir başka çocuktan hoşlandığını anladığında bile ümidini yitirmiyor. Ama Charly’yi Rico ile gördüğü bir an var ki, o zaman yıkılıp “aşk koması”na giren küçük Max, annesi ve Nike ile aynı kaderi paylaşıyor.


Mülakatlarda başarılı olabilmek için kursa giden, yalnızlığı yüzünden alkol komasına giren Katrin; para kazanmak için yaşlı insanların altını bile değiştiren, onların kahrını çeken ve bundan fazla şikayetçi olmayan, aynı şekilde hayatına alelacele soktuğu bir adama da o yaşlı insanlara sunduğu fedakarlıklarından sunan Nike; ve son olarak Max gibi çalışkan, zeki ve kendisine değer veren bir çocuk yerine Rico gibi potansiyel Ronald’a gönül veren Charly. 39.5 yaşındaki Katrin, muhtemelen ondan birkaç yaş küçük Nike ve 12-13 yaşlarındaki Charly.

İki erkek figürün fonunda çok çarpıcı kadın tasvirleri izlediğimiz film, oyunculuk olarak Inka Freidrich ve Nadja Uhl’un sürüklediği Sommer vorm Balkon, iki karakterin hikayesinin paralel gidişlerinde kimi zaman yaşadığı sapmalara rağmen, farklı yorumlara zemin oluşturabilecek bir dram anlayışına sahip. Sulu sepken bir romantizm yerine duygu sömürüsünden itinayla kaçınmaya çalışan ölçülü bir tavıra daha yakın durmakta. Adı geçen ödüllü filmlerinde de oyuncu yönetiminde çok başarılı olan, güzel kareler yakalamayı iyi beceren Andreas Dresen, burada da benzer özelliklerini sergileyerek zevkli ve sürükleyici bir filme imza atıyor.

6 Haziran 2007 Çarşamba

Offside (2006)


Yönetmen: Jafar Panahi
Oyuncular: Sima Mobarak-Shahi, Shayesteh Irani, Ayda Sadeqi, Golnaz Farmani, Safdar Samandar, Mohammad Kheir-abadi
Senaryo: Jafar Panahi, Shadmehr Rastin
Müzik: Yuval Barazani, Korosh Bozorgpour

Tahran'da, İran futbol takımının dünya kupası eleme maçını erkek kılığına girerek kaçak izlemeye çalışan kız çocukları askerler tarafından yakalanıp alıkonur. İran'da askerler bu durumda yakalananlar için statlarda özel bir yer inşa ediyorlar, çünkü kadınların stada girmeleri yasak. Kızlar, yakalandıklarında bu özel mekâna kapatılırlar. Ancak, seyircilerin tezahüratlarını duydukça hiç bir şey göremedikleri için bu, onlara bir eziyet gibi gelmeye başlar. Başlarındaki askerlere kendilerini maça sokmaları için yalvarırlar. İçlerinden birinin babası kızını almaya gelir, birini asker kılığında yakalarlar, biri statta amcasını kaybetmiştir, bir diğeri askerlerin elinden kurtulup kaçar. Zor durumda kalan askerler korku içinde üstlerini beklemeye başlar.


Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü kazanmış Offside’ın yönetmeni Jafar Panahi, İran sinemasının en büyük yönetmeni Abbas Kiarostami’nin asistanlığını yapmış, 90’ların ortalarında da kendi filmlerini çekmeye başlamış başarılı bir yönetmen. Talaye Sorkh (Crimson Gold), Ayneh (The Mirror), Hokm (Verdict), Café Transit ve özellikle katıldığı birçok festivalden ödüllerle dönen Dayereh (The Circle) ile çeşitli etkilenmeler yaşamış olması yönündeki yorumlarla birlikte, kendine özgü çok çarpıcı bir sinema dili geliştirmiş olduğu da söylenebilir. 2006 yapımı Offside ile Panahi, Dayereh’de işlediğinin aksine, “İran’da kadın olmak” meselesini bu kez oldukça ılımlı, espirili bir şekilde ve zararsız sportif milliyetçilik duygularıyla harmanlayarak kamerasına yansıtıyor.

Kapalı toplumlarda yaşayan gençlerin gerek ailelerine, akrabalarına, sosyal çevrelerine ve en önemlisi kendilerine ispat etmeye çalıştıkları bireysel özgürlük edinme çabalarını farklı alanlara kanalize olmuş halleriyle izlemişizdir. Bir spor dalıyla veya bir müzik aletiyle uğraşmak bu çabalardan en barizi iken, şahsi çaba gerektirsin gerektirmesin, sadece bu olgulara gönül vermiş olmak bile yüreklerdeki özgürlük ateşini tutuşturmaya yeter. Söz konusu olan bir spor dalı, hele de futbol olunca, dünyanın en popüler sporunun bu ateşin körüğü durumunda olması kaçınılmaz. Hele hele erkeksi tekele alınmış olan futbolun bireysel özgürlük sağlama yönünde kadınlara sağladığı dolaylı kolaylığı konu alan 2002 filmi Bend It Like Beckham’da, İngiltere’de yaşayan Hintli bir ailenin futbola sıkı sıkıya bağlı kızı olan Jesminder’da gördüğümüz genç kız hassasiyetinin hemen hemen aynısını Offside’da da görmekteyiz.


Yakışıklı futbol kahramanlarının bu genç kızlarının yüreklerini hoplatması ile başlayıp, futbolun erkek tekelindeki bireysel bağımsızlığını keşfedişe ve bu tekele karşı çıkma yönünde pozitif davranış geliştirmeye kadar uzanan süreç içinde mücadele edilmesi gereken sadece erkek önyargıları diye düşünülebilir. Ama İran’da gerçekleştirilen sözde devrimin ardından getirilen yasaklar dahilinde futbola bu sebeplerden gönül vermiş genç kızların stadyumlara girip maç seyredememeleri sonucu katı kurallara erkek kılığında karşı gelme çabaları da fazlasıyla mücadele gerektiren bir durum.

Kendilerinin maçlara alınmamasına gerekçe olarak statta edilen küfürleri gösteren İran askerlerine karşı, “onları dinlemeyeceğime söz veriyorum” türünden cevaplar verecek kadar çaresiz şekilde futbol tutkunu bu kızlara göz kulak olmak zorunda kalan askerlerin çaresizliği de filmin gerçekçi komedisine hizmet etmekte. Sadece edilen küfürlerden değil, erkekler tuvaletindeki müstehcen yazılardan bile onları korumaya çalışan askerlerin bu kızlarla girdikleri diyaloglar oldukça basit ve hoş. Mesela filmde isimlerini duymadığımız bu kızlardan sigara içen kasketli kız ile saf Azerbaycan asker Samandar’ın konuşması “niye bir Japon kadın erkeklerle beraber maç izleyebiliyorken, İranlı bunu yapamıyor” üzerine. Samandar’ın savunması ise onların İran dilini anlamadıkları, böylece kalabalık toplu halde küfür ederse bunu da anlayamayacakları yönünde. Üstelik bir erkek ve kadının statta yan yana oturamayacağını savunan sözlerine kızın sinema ve tiyatrolarda beraber oturanları örnek vermesiyle de onların aile fertleri olduğunu, bir kadının erkek kardeşi, babası veya kocasından ibaret olduğunu söylemeye getiriyor.


Amatör sayılacak oyunculukların doğal yapısı, onların amatörlüğünü sevimli hale getirdiği gibi, gerçekten rol yapanların sağladığı denge de sağlıklı bir birliktelik yaratmakta. Direk kalabalığa dalmış olan kameranın yakaladığı görüntüler, ara sıra kameraya bakan figüranlar, başroldeki iki askerin saflığı, bir iki yerde sırasını unutan repliklerin üst üste binmesi, Jafar Panahi’nin natürel sinema anlayışının küçük parçacıklarından. Erkekler statta maç izlerken genç kızların stat dışında bir bölümde demirler arkasına konulup "offside" konumunda bırakılmalarını, erkek tekeline alınan futbolun hak etmedikleri biçimde kadınları offside tutmasını ve tüm bunlara bağlı olarak kadınların ve kızların hayata offside edilişlerini tatlı bir dille eleştiren eğlenceli, sevimli, samimi ve sıcak bir film Offside..

2 Haziran 2007 Cumartesi

Elizabethtown (2005)


Yönetmen: Cameron Crowe
Oyuncular: Orlando Bloom, Kirsten Dunst, Susan Sarandon, Alec Baldwin, Bruce McGill, Judy Greer, Jessica Biel, Paul Schneider
Senaryo: Cameron Crowe
Müzik: Nancy Wilson

Çalıştığı ayakkabı şirketinde iyi bir pozisyonu olan Drew Baylor, üzerinde çalıştığı projedeki hatası yüzünden şirkete büyük miktarda para kaybettirince işinden olur. Bu da yetmezmiş gibi babasının vefat ettiği haberini alır. Cenazeye katılmak için bindiği uçakta canayakın hostes Claire ile sıcak bir arkadaşlık kurarlar. Yolculuk sonrasında işlerini düzene koyan Drew, Claire'i arar ve iki gencin arkadaşlılkları gelişmeye başlar. Son dönemde yaşadığı sıkıntıları üzerinden atmaya çalışan Drew, Claire ile devam eden birlikteliğinin hayata bakışını ciddi şekilde değiştirmeye başladığını fark eder.
 
Cameron Crowe ilk bakışta fazla Amerikan, üslup olarak Hollywood standartlarından biraz farklı ve yazıp yönetmesi itibarıyla fazla kişisel bir yönetmen olarak görülebilir. Aslında hepsinin doğruluk payı var. Fakat onun Amerikalılığı, ırkçı ve benmerkezci bir milliyetçilikten ziyade, özüne saygılı, duygusal, gelenekleri yok saymayan hatta kimi zaman onlarla dalga geçebilen bir vatanseverlik şeklinde. Hollywood kalıplarıyla içli dışlı olmasına rağmen, senaryo ve yönetimde bu kalıpların dışına yönelme eğilimine de sahip. Son olarak kişiselliğine de değinirsek, o da kendi filmini yazıp yöneten Crowe’un hakkıdır. Ama yine de bu kişisellik tamamen izole olmak yerine, tam tersi, kalabalık ilişkiler yumağında (çiftler, aile, toplum) filizlenen, yalnızlığın çözümünü bu kurumlarda arayan gayet sağlıklı bir duruştan ibaret. Crowe karakterlerinin diyaloglarına duyulması muhtemel yabancılaşma ya da yakınlaşma bu kişiselliğin en büyük ispatı.



Crowe filmografisine göz attığımızda temelde ele aldığı kavramlar açısından arada benzerlikler görmek mümkün. Karakterlerin geçirdiği maddi-manevi sınavlar, sevgilerin, aşkların, bağlılıkların sınanması, sahip olunanlara biçilen değerlerin ölçüsüzlüğü, ödenen bedeller.. Crowe bunları söylerken de hassasiyetini dingin anlatım tarzı, kendi seçtiği şarkılar ve düşündürücü diyaloglar ile destekliyor. Kendi sorularına, kendi yarattığı karakterlerle cevap vererek bir nevi self-terapi yapıyor.

Müziğin Crowe’un filmlerindeki, hatta yaşamındaki rolü çok fazla. Zaman zaman eleştirilse de, filmlerini ifade etmesinde özenle seçilmiş folk, blues, rock’n roll, soul, grunge şarkılarının ve Heart grubunun gitaristi, filmlerinin soundtracklerine de temalar hazırlayan eşi Nancy Wilson’un katkıları büyük. Özellikle Singles ve Almost Famous'taki rock’n roll-grunge kültürüne duyduğu ilgi, yukarıdaki kavramlara temas ettiğinde hem video klip estetiği, hem de yerini bulan göndermeler sağlanmış oluyor.
 
Zirveden sıfıra tersliği, Cameron Crowe’un Jerry Maguire'dan sonra Elizabethtown'da da işlediği, sorgulamayı, vurgulamayı sevdiği bir konu. Jerry Maguire'daki yan açılımlar ne kadar farklıysa, Elizabethtown'da da öyle. Film, hayat-ölüm, düğün-cenaze, aşk-arkadaşlık, başarı-başarısızlık gibi ayrıksı duran, ama aslında birbirinden türeyen kavramlara Crowe’un baş karakteri Drew Baylor’un gözüyle bakıyor. Bu zıtlıkları aslında birbirine benzemeyen ikizler olarak ya da birbirine dönüşen süreçler olarak algılamak yine Crowe sayesinde mümkün oluyor. Her ne kadar Vanilla Sky gibi, yeniden çevrimin ruh haliyle Crowe senaryosu arasında sıkışmış bir film bu kavramları işlemede aciz kalmış olsa da, Elizabethtown, zamanında hapşırık sonrası basit bir “çok yaşa”ya bile anlam yüklemeyi başarmış (bkz. Singles) Crowe filmlerinin başarılı gelişim sürecine kaldığı yerden devam ettiğinin bir göstergesi.


Orlando Bloom ve Kirsten Dunst, iyi bir aşık olmak için önce iyi bir arkadaş olanın gerekliliğini, standart kapasiteleriyle izleyene hissettirmekteler. Kısa rolleriyle Jessica Biel ve yıllandıkça değerlenen Alec Baldwin’in yanı sıra Susan Sarandon’dan bahsetmek gerek. Özellikle cenaze konuşmasındaki performansı filmin en renkli anlarından biri. Ölümü karşılayışlarındaki metanet ve cenaze olgusuna yaklaşımları bize farklı gelse de, Crowe bizden Kirsten Dunst’ın canlandırdığı Claire gibi bir kadının varlığına inanmamızı beklese de, aşk-arkadaşlık ekseninde geçen konuşmaları yorumlamamız bir çırpıda gerçekleşmese de Elizabethtown, romantik komediden biraz daha fazlasını hak eden sıcak bir film. Son model spor ayakkabıdan, çıplak ayağa düşülen noktaya paralel giden Drew Baylor'un hayatı, öze dönüş ve gerçek aşkı buluş ile "fiyasko"dan kurtulmayı başarıyor. Ve herkese yapması gereken o yolculuğu bir kez daha hatırlatıyor.