30 Nisan 2007 Pazartesi

The Lost City (2005)


Yönetmen: Andy Garcia
Oyuncular: Andy Garcia, Inés Sastre, Tomas Milian, Richard Bradford, Dustin Hoffman, Bill Murray, Enrique Murciano
Senaryo: G. Cabrera Infante
 
1958’de Havana şehri Karayipler’in Paris’idir. Gündüzleri parlak güneş ışığının yaktığı şehri geceleri de eğlence yerlerindeki tutku ve müzik kucaklamaktadır. Ama lüksün ve zevkin hüküm sürdüğü tropik şehirde her şey iyi gitmemektedir. Ülke için için kaynamaktayken, kendi aleminde yaşayan, çağdaş bir Nero olan diktatör Fulgencio Batista, Küba’nın gırtlağına bastırmaktadır. Bu sırada yer altına inen umutsuz şehirliler silahlanmaya başlamış, Fidel Castro’nun ve Ernesto "Che" Guevara’nın devrimci M26 güçleri Havana’ya gitmek için gerekli plan ve hazırlıkları yapmaktadırlar. İşte bu sırada Havana'nın en klas gece kulübü El Tropico’nun sahibi Fico Fellove, ailesini, kulübünü ve bir kadının sevgisini elinde tutabilmek için mücadele etmektedir. Kargaşadan uzak kalmayı dilese de, Fico yavaş yavaş çevresini saran tarihi olayların içine çekilir.
 
Kübalı yazar Guillermo Cabrerra Infante’nin yazdığı The Lost City, tecrübeli aktör Andy Garcia’nin ilk yönetmenlik denemesi. Konu olarak ilk filmi ile, kökleriyle yüzleşmeyi seçen Andy Garcia, yakın zamanda Liv Schreiber’in ilk yönetmenlik denemesi Everything Is Illuminated'da rastladığımız yolu izliyor. Her ne kadar köklere dönüş açısından benzeşme görülse de, tavır açısından Andy Garcia’nın yüzleşmek için seçtiği uyarlama, yazar Infante’nin Küba devrimine olan temkinli yaklaşımını yansıtmayı pek çok yönden başarmış gözüküyor.

1990 yapımı Sydney Pollack filmi Havana'da Batista rejimine atılan bakış ile The Lost City'de gördüğümüz kafa karışıklığı büyük ölçüde Infante’nin sorgulayıcı tutumundan ileri gelmekte. Komünizmin en büyük düşmanlarından olan burjuvaziyi her yönüyle yaşayan Fellove ailesinin üç oğlundan Luis ve Ricardo’nun devrimci yanlarının baskın gelmesine rağmen, gece kulübü sahibi Fico’nun ihtiyatlı yaklaşımı, artık günümüzde birer ikona dönüşmüş Castro ve Che’nin efsanevi duruşlarına da radikal biçimde eleştiriler gönderiyor. Hikayeden kaynaklanan mantıkla, burjuvadan çıkmış devrimci iki kardeşin trajedileri çok çarpıcı. Garcia, bu trajedilerin vuruculuğunu izleyiciye aktarmak için elinden geleni yapıyor ve sertliğe başvurmaktan çekinmiyor. Bu sayede ikonlara da meydan okuyor bir yerde.. İlk film olarak Infante’nin eleştirel eserini seçmesi itibariyle Garcia’nın durduğu yeri belirlemek zor olmuyor. Ancak işin bir de sinemasal yönü var elbette.


Andy Garcia, Fidel Castro’yu çok uzaktan ve mümkün olduğunca yüzünü göstermeden betimleyip, günümüzde ticari bir obje veya rock’n roll figürü haline getirilmiş Che Guevara’yı da alaycı ve serseri bir emir eri şeklinde yansıtınca tarafını keskinleştirir gibi yapıyor. Yoruma göre taraf veya tarafsızlık unsurları seçilebileceği gibi, belki de öyküden kaynaklanan seçicilikle, Küba ve Havana’nın diğer yüzüne neredeyse hiç tanık olmuyoruz. Wim Wenders’in muhteşem belgeseli Buena Vista Social Club’da gördüğümüz diğer yüzü iyi bilenler için The Lost City büyük bir ıska gibi de görülebilir. Diğer türlü, devrim sadece Batista ve iki kötü polis yüzünden yapılmış gibi yüzeysel bir anlam da çıkabiliyor ki, bu durum Garcia’nın en büyük handikaplarından biri olmuş.
 
Bir diğer terslik, Garcia’nın devrimci kardeşlerinden Luis’in dul eşi Aurora ile olan ilişkisinin tam olarak romantik bir düzleme oturtulamayışı olmuş. Zaten yine öykü gereği, dramatik olmayı beceremeyen bu durumu kurtarmak için Garcia, filmin çekildiği Dominik Cumhuriyeti’nin benzersiz manzaralarını fon alarak kendisini ve Inés Sastre’yi flört ederken görüntülemeyi tercih etmiş. Ama bu flört süreci görsel açıdan ne kadar hoşluk barındırıyor olsa da, işlenmesi icap eden aşk hikayesinin bünyesine hiç de katkıda bulunmuyor, hatta sıkıcı bir hal alabiliyor. Küba ezgileri ve enfes manzaraların önünde yaşanabilecek, süre olarak daha ekonomik ve tabi ki derinliğe sahip dramatik bir aşk hikayesi Garcia’nın filmine daha çarpıcı bir katkıda bulunabilirdi. Dans sahnelerinin zaman zaman gereğinden uzun tutulması, bazen de bu dans sahnelerinin filmin devrim sürecine iç içe yedirilmeye çalışılması kimi yerlerde amatörce kaçmış. Bazı filmlerde gördüğümüz dramatik sahnelere kıvrak ritimlerle eşlik etme ironisi de bu amatörlüğe dahil olmuş.

“Vatanseverlik hainlerin sığınağıdır” veya “elinde kırbacı olan bir İsa’ya ihtiyacımız var” gibi Batista döneminin hassasiyetini yansıtan sözlerin ardından, Castro dönemini de iki kardeş vasıtasıyla ve yine devrimin getirdiği yeni “yasaklarla” vurgulamaya da aynı özeni gösteren Garcia, yaratmaya çalıştığı balansa hem yönetmen, hem de oyuncu olarak elinden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyor. Castro döneminden sonra aktörün oyuncu kimliği de biraz olsun ortaya çıkmaya başlıyor. O zamana dek, kendi filminde oynadığı Fico karakteriyle yönetmen Andy Garcia arasında hiçbir fark görmesek de, özellikle babasıyla hasta yatağında konuştuğu sahne ile, Aurora’yı kendisiyle New York’a gelmesi yönünde ikna etmeye çalıştığı bölümde güzel bir oyunculuk sergiliyor. Onun dışında giydiği mafya filmlerindeki ceketini çıkaramamış gibi dursa da, zengin ve güçlü karakterleri canlandırmada ekranı iyi doldurduğu bir gerçek. Ama onun elinde olmayan bir durum daha bu filmde beliriyor. New York’a geldikten sonraki haliyle Kübalı Züğürt Ağa çağrışımları yapması, bu zengin ve güçlü karaktere inanma güçlüğü çekmemizi de sağlayabiliyor. Başlardaki dans bölümlerinden veya Aurora ile flört ettiği sahnelerden biraz kısıp, New York’taki Fico Fellove’nin üzerine biraz daha oynasaymış, “düşmüş zengin” karakteri daha acınası bir dramatik yola yönlendirebilirmiş. Bu haliyle New York’a yerleştiğiniz ilk haftada bir kulüp işletme teklifi alabilirsiniz çabukluğu yaşanmış.
 

Garcia’nın yanında oyunculuk olarak Fellove ailesinin reisi Don Fellove rolüyle Kübalı Tomas Milian oldukça başarılı. Bill Murray’ın canlandırdığı Fico’nun isimsiz dostu, birkaç hoş espiri dışında pek bir şey veriyor değil açıkçası. Sadece iki sahnede görünen Dustin Hoffman, Meyer Lansky rolüyle mafya babasından çok, aile babası gibi duruyor. Ancak başlarda Fico’nun ofisindeki Garcia-Murray-Hoffman buluşması çok hoş ve zekice diyaloglara sahne olmuş. Modellikten gelme Inés Sastre filmde olması gerektiği ölçüde kendi konusuna mankenlik etmekte. Filmde ayrıca bahsedilmesi gereken bir oyuncu da Jsu Garcia.. Pek çok dizi ve filmde yardımcı rollerde oynamış oyuncu, fizik olarak Ernesto Che Guevara’ya mezarından kalkıp gelmişçesine benzemiş neredeyse.. Göründüğü kısa sahnelerde de bu benzerliği oyunculuğuyla çok ustaca birleştirmeyi başararak, göz alıcı bir çekicilik sağlamış.

The Lost City, bir ilk filme göre iyi sayılabilir. Eksikleri onu bütünüyle kötü yapmaz. Her şeyden önce Küba Devrimi’ne farklı bakışıyla bile sıradan bir film denmeyi hak etmiyor. Bu çeşit bir bakışa da mutlaka ihtiyaç var. Andy Garcia’nın büyük ölçüde kendisini yöneten yönetmenlerden gözlemlediği yönetim tekniği, ilerde kendisinde nasıl şekil bulur bilinmez. Bazı fazlalıklarına rağmen, epik olmayı değil ama bir nebze sıyrılmayı başarmış bir film..

25 Nisan 2007 Çarşamba

Daisy (2006)


Yönetmen: Wai Keung Lau
Oyuncular: Woo-sung Jung, Sung-jae Lee, Ho-jin Jeon, Ji-hyun Jun
Senaryo: Jae-young Kwak
Müzik: Kwong Wing Chan, Shigeru Umebayashi
Hye-Young, Amsterdam’da yaşayan genç ve güzel bir ressamdır. Şehrin en işlek meydanında insanların resimlerini yaparak ve kendi tablolarını satarak geçimini sağlamaktadır. Park Yi ise, şehirde uluslar arası uyuşturucu trafiğinde önemli rol oynayan Kore mafyasının emrindeki bir kiralık katilidir. Park Yi, bir papatya tarlasında resim yaparken gördüğü Hye-Young’a aşık olur.. Onun çalıştığı meydanı karşıdan net bir şekilde gören bir daire kiralar ve hergün onu izler. Ancak kendini gösterme cesaretini bulamaz. Bunun yerine hergün saat 4:15’de onun dükkanının önüne bir demet papatya bırakıp, “çiçekler” diye bağırıp ortadan kaybolmaktadır. Bu gizemli hayranından hergün aynı saatte çiçekler alan Hye-Young, hiç görmediği bu adama aşık olmuştur.

Bir gün, Hye-Young kalabalık meydanda çalışırken, tesadüfen saat 4:15’de elinde bir demet papatya ile karşısına bir adam çıkar. Ama bu adam, uyuşturucuların peşindeki İnterpol dedektifi Jeong Woo’dur ve o sırada takiptedir. Ama bunlardan habersiz Hye-Young, bu adamı kendisine hergün çiçekler gönderen, papatya tarlasında karşıya daha rahat geçebilsin diye onun için küçük bir köprü yapan katil Park Yi sanar. Dedektif Woo’da Hye-Young’a aşık olmuştur. Ama Hye-Young için tesadüfler gerçek aşkın yönünü şaşırtmış, biri katil, diğeri polis iki adamı da içinden çıkılması zor bir dönemece sokmuştur..


My Sassy Girl, The Classic, Windstruck gibi ses getirmiş Güney Kore melodramlarının senarist-yönetmeni Jae-Young Kwak, yine senaryosunu yazdığı Daisy'de bu kez yönetmen koltuğunu Wai Keung Lau’ya bırakmış. Filmin Amsterdam’da geçiyor olması farklı bir atmosfer yaratmış olsa da, en dikkat çeken özelliklerden biri mekan seçimi ve bu mekanların sahip olduğu dekoratif ayrıntıların mükemmeliyetçi bir titizlikle hazırlanmış olması. Gerek açık alanlarda, gerek kapalı mekanlarda fark edilen bu titizlik, filmin görselliğini hem pastoral, hem de modern mimari açısından üst seviyelere taşıyor. Yönetmen Lau ile birlikte Bill Liu ve Man-Ching Ng’nin yarattığı sinematografi ve sanat yönetimi her açıdan büyüleyici. Özellikle kapalı mekanların dekorasyonlarında bir evi, bir odayı, bir restoranı, bir stüdyoyu tamamlayan hoş ayrıntılar, ışık, renk ve eşya kullanımının titizliği, Lau’nun usta çekimleriyle birleştiğinde altyapının çekiciliğine kapılmamak zorlaşıyor..

Daisy aynı zamanda bir melodramda olması gereken çok güzel bir öyküye sahip. Özellikle Güney Kore romantizmi, aşk üçgenlerini çok sever. Ancak belki de diğer kültürlerin anladığı üçgenlerden biraz farklı biçimde, bu üçgenin her bir açısını betimlemeye aynı önemi gösterir. Temelde, aynı kadına aşık olan iki adamdan birinin iyi, diğerinin kötü olması kaçınılmaz gibi gözükebilir. Zira Daisy'de de böyledir. Fakat bir kiralık katile biçilen duygusal kimlik, üçgenin kötü tarafına bakışı değiştirmeye yeterlidir. Bu sayede onun öldürme eyleminden ziyade, öldürdüğü kişilerin kendisinden daha kötü oldukları gerçeği, o kötü karakteri sevmemizi mazur gösterecek derecede kafidir. ETİK açıdan kötü bir karakterin Daisy'deki gibi EPİK bir beyaz atlı prens oluşu, TİPİK bir romantizm tuzağı gibi görünebilir. Ama izleyici belki de ancak bu tuzak sayesinde kafasında yer etmiş iyi-kötü, hak eden-etmeyen, haksızlık-adalet gibi zıtlıklarla film süresince sağlıklı bir beyin jimnastiği yapma fırsatı bulabilir. O anda gerçeklik, yani böyle bir aşk üçgeninin yaşanma ihtimali sorgulanmaz, hikayenin naif akıntısına kapılmak daha çekicidir. Mantıktan uzaklaşmak, daha mantıklı bir hal almıştır.

Kimin doğru insan olduğu konusunda yapılacak akıl yürütmelerde arabulucu bir fikire ihtiyaç doğar. Karakterler, yaptıklarıyla ve söyledikleriyle elimize öyle kozlar vermelidirler ki, kendilerinin bu aşkı hak ettiklerini veya etmediklerini kendimize mazur gösterebilecek sebeplerimiz olsun. Bu sebep ihtiyacına platonik veya iki kişi arasındaki aşklarda pek rastlanmayabilir. Ama eğer bir üçgenden söz ediliyorsa, bu biraz da kadının yapacağı seçimin, biz izleyenlerin seçimi olması gerekliliğini doğurabilir. Çünkü o kadın muhtemelen doğru seçimi yapacaktır veya çoğunluğun tercihini doğrulayacaktır. Ama bunu yaparken Daisy'de ve pek çok Güney Kore melodramında yaşandığı üzere, kadının her iki yanında duran iki erkeğin konum seçimlerini, kişilik seçimleriyle karşılaştırma gücümüz elimizden alındıysa, yani konumları dışında, her iki adam da doğru duruşlara sahipse, taraf tutmak anlamsızlaşır. Daha film sona ermeden, hangisi olursa olsun müstakbel kaybedeni henüz öğrenmediğimiz halde ona olan acıma duygumuz filmin akışıyla beraber ilerler.


Daisy'de ise belli bir noktaya kadar bu seçimi kestirmek mümkün olmuyor. Hye-Young’a aşık iki erkekten hangisinin aslında doğru kişi olduğunu biliyoruz. Fakat bu öykü kültürünün bizi her an farklı duraklara uğratabileceğine olan tecrübelere dayalı temkinli yaklaşımlara da sahibiz. Fakat yine bu dramların bizlere öğrettiği başka bir davranış biçimi olarak, film öyküsel bazda çıkmazlara sürüklendiği vakit, tüm bu matematiksel karmaşaları, doğru erkeği / kadını, katili-masumu, iyi-kötüyü tahmin etmeyi, ipuçlarını veya adil olduğunu düşündüğümüz verileri toplamayı bir kenara bırakıp, korkunç bir şekilde kendimizi akıntıya bırakma ihtiyacı hissetmemizdir. Kaldı ki Daisy, yarattığı üçgen biçimindeki çıkmaz sokağa soktuğu üç karakterin her birine yüklediği farklı özelliğin yanında, üçünün de sahip olduğu başka bir özellik eklemiş. Doğruluk. Yapılan meslekler veya hatalar yönünden değil. Tamamen insani doğruluk. Bu olduğu sürece aşk üçgeni de olsa bir filmin akışına güven içinde kendini kaptırmak, hoş bir huzuru da beraberinde getiriyor.

O noktada çaresiz ve ironik bir şekilde “keşke bu filmde kötü adamlar olmasaydı” diyebiliyoruz. Onlar olduğu zaman da Daisy'nin, o kendine hiç benzemeyen finali peydah oluyor. Oysa böylesine klişe görünümlü bir aşk üçgeninin yarattığı insani hatalar, tesadüfler, çekingelerle aslında ne kadar zengin bir altyapıyı bünyesinde barındırdığı gerçeği, bir anda kendisini gerçek aksiyon klişesine kurban veriyor. Üçgenin bozulması kaçınılmaz. Fakat başından beri dantel gibi örülmüş bu üçgen, bu şekilde bozulmayı hiç hak etmiyor. Mutlu son, farklı bir mesele. Bu sinema, bize mutsuz sonlarıyla da tüyler ürpertici tecrübeler yaşatmış bir sinema. Bir filmin bizim istediğimiz bir sonla bitmesi gerektiği gibi bir durum da söz konusu değil. Ama mesele, başından beri bir parçası olduğumuzu hissedebileceğimiz ve sonunda parçalara ayrılacağını bildiğimiz bu filmin, bu şekilde parçalanmak için ne suç işlediğini merak etme meselesi. Belki de suçu, gereksiz kalabalığı anlamsızca filme dahil etmeye çalışmak, bunun sonucunda da, o güzelce derleyip toparladığı çiçek bahçesine çoluk çocuğun dalmasına engel olamamak.


Jeon Ji-Hyeon (My Sassy Girl, Windstruck, Il Mare, Happy Together), Jeong Woo-Seong (Musa, A Moment To Remember, Sad Movie) ve Lee Seong-Jae (Public Enemy, Holiday, Ice Rain) gibi, filmlerini görmeden isimlerini hatırlayamayacağımız veya “…filmdeki kadın, ….filmindeki adam” cümleleriyle çıkarabileceğimiz oyuncular. Her üçü de oldukça popüler ama bu popülerlik onların çok yetenekli oyuncular oldukları gerçeğini değiştiremiyor. Bu hikayelerin ihtiyacı olan romansı yüzlere fazlasıyla sahip olmaları da aynı şekilde oyunculuklarını gölgeleyemiyor. Daisy güzel, hatta çok güzel bir film. Aslında bildiğimiz bir yola girip kaybolmak gibi bir film. Kaybolma kısmı pozitif anlamda kulağa hoş geliyor ama ters şekilde bulunma kısmı, o güzelim akıntıya kapılmış olanlar için negatiflik içerebilir. Görselliği, yönetimi ve oyunculuğu üst düzeyde, kimi eksiklerine rağmen son zamanlarda aşkın, umudun ve belki de en önemlisi, beklemenin en güzel işlendiği filmlerden birisi Daisy...

23 Nisan 2007 Pazartesi

Bad Lieutenant (1992)


Yönetmen: Abel Ferrara
Oyuncular: Harvey Keitel, Victor Argo, Paul Calderon, Leonard L. Thomas, Frankie Thorn, Robin Burrows
Senaryo: Abel Ferrara, Victor Argo, Paul Calderon
Müzik: Joe Delia

New York
Polis Teşkilatında bir dedektif olan kahramanımız, her yönüyle yozlaşmış bir polistir. Yasadışı bahis, içki, uyuşturucu, hırsızlık, cinayet ve cinsel taciz gibi ne kadar suç varsa bünyesinde barındıran bu kanun koruyucu, 7 serilik Mets-Dodgers beyzbol karşılaşması için yüklü bir bahis oynar. Aynı dönemde genç bir rahibeye kilisede vahşice tecavüz edilmiştir. Olayın aydınlanıp, suçluların yakalanması karşılığında 50.000 dolar ödül konmuştur. Birbiriyle alakasız bu iki olay, polis dedektifinin kirli hayatının önemli bir dönemecini oluşturacaktır.

Abel Ferrera, genele hitap etmeyen, her biri kendi içinde bağımsız ve aynı zamanda birbirleriyle ilişkili sayılabilecek pek çok filme imza atmış, bu sayede alternatif bir kitlenin saygın yönetmeni mertebesine yükselmiş bir yönetmendir. The Funeral, The Blackout, The Addiction, Driller Killer gibi Amerikan sinemasının ölçülerine pek uymayan yapımlara imza atması ile, kendi hayran kitlesini edinmesi kaçınılmaz oldu. Bad Lieutenant'ın bu filmler arasında durduğu yer, çeşitli radikal çevrelerin hedefi olacak derecede cesur, karmaşık ve sıra dışı. Uzun süren tartışmalar, yasaklamalar ve sansür, filmi alternatif bir klasik yaptığı gibi, Ferrera ve Harvey Keitel’ın da kült mertebesine erişmesinde önemli katkılarda bulundu.

Keitel’ın oynadığı kötü polis, Ferrera’nın gerçek ve gerçeküstü yaklaşımının en ve en önemli parçası. Bu polisin sahip olmaması gereken tüm kötülükleri bünyesinde bulundurması, zaten Ferrera’nın işini en başta kolaylaştırıyor. Yerleşik düzene, acımasız sisteme eleştirisinin startını burada veriyor. Filmde birkaç kişi dışında kimsenin adı yok. Ama filmin merkezi Keitel’ın isminin olmaması ayrı bir anlam taşıyor. Bu isimsizlik, metropol koruyucularının isimsizliği ile eşdeğer olsa da Ferrera, belki de bu tip bir sistem eleştirisi beklememiz gereken en son yönetmenlerden biri olmalı. Onun derdi daha çok, boğazına kadar pisliğe batmış olan polisin bireysel kimliğiyle ilgili. Bu bireysellikten bahsederken, başlangıçta onun sahip olduğu evi ve ikisi kız, ikisi erkek, dört ufaklığı bizlere göstererek normalliğin, sıradanlığın, isimsizliğin altında yatan çirkinliklerin farkına varmamızı istiyor belki.


Başrolün bir adı olmaması, Bad Lieutenant ayarında bir film için gerekli bile sayılabilir. Çünkü Ferrera kartlarını açık oynuyor. O karakter ile özdeşleşmeyeceksiniz. Ondan nefret ederek ve tiksinerek onu anlayacaksınız diyor. Torbacılarla uyuşturucu ilişkisi olan, fuhuş yapan, hırsızların marketten çaldıkları parayı onlardan silah zoruyla alıp cebine koyan, yoldan çevirdiği iki genç kızı akıl almaz biçimde taciz eden, bir final maçı için o geniş ailesinin birikimini gözü kapalı bahise yatıran bir polise kahramanlık ve anti-kahramanlık arasında başka bir tanım bulmak, her yönetmene malzeme olmuş bir durum değildir. Ferrera, bu polisi bize olabildiğince yabancılaştırmıştır. Öyle ki, bir izleyen olarak pek az filmde yapabildiğimiz üzere, kahramanın o kaçınılmaz son ile bitecek serüveninde merak ve tedirginlik içinde kalırız. Üstüne bir de dinsel yaklaşım tedirginliği (-ki olayın bu yönü konumumuz itibarıyla bize çok fazla etki etmez) eklenince, insanoğlunun zayıflıkları üzerine eşine az rastlanır bir atmosfere dahil oluruz. Aynı durum bizim dini yaklaşımlarımızı ele almış olsa diye düşünür, ürpeririz. İstenmeyen empatik bir durum ortaya çıkabilir.

Genç bir rahibenin iki serseri tarafından yaşadığı korkunç tecrübenin LT (Lieutenant) tarafından ele alınışı bile başta menfaat (50.000 dolar) zemininde ele alınırken, meselenin özüne inildiğinde, filmin “yapılan kötülüğü bağışlama” gibi Hristiyan öğretisinde ve pek çok dinde yer alan “kötülüğe iyilikle yanıt verme” düsturuna kafa yorulduğuna şüphe yok. Rahibenin, kendisine tecavüz edenleri bilmesine rağmen onları ele vermeyip affetmesi, benzer öğretilere sahip olduğumuz halde yabancılık çeken bizler gibi, LT için de kavraması güç bir hal alıyor. LT’nin rahibeyi ikna etme amaçlı konuşmasını bu yüzden mantıklı bulabiliyoruz. (O zaman, bu yoz insanla olan fikir birliğimizi fark edip ürperebiliyoruz da! Aklımıza ülkemizdeki aflar ve affedenler geliyor). Bir diğer şok, LT’ye her türlü “iyi mal” sağlayan keş kadının bir trip sonrası söyledikleriyle, tecavüze uğrayan rahibenin söyledikleri arasındaki benzerlikleri fark etmemizle yaşanıyor. Bu yüce af duygusundan etkilenen kötü polisin tövbe tribi ve devamındaki sevap işleme acemiliğiyle birlikte, belki de sinema tarihinde benzerine rastlamadığımız isimsiz bir adamla tanışıyoruz. Ama bir yandan da onun tek olmadığını biliyoruz. Çünkü başından vurulmuş iki genç kızın bulunduğu suç mahalline gelen birkaç dedektifin de, olayı mercek altına almalarını beklerken, Mets-Dodgers maçı üzerine oynayacakları bahis geyiklerine tanık oluyoruz.

Bad Lieutenant, Harvey Keitel’ı Harvey Keitel yapan filmlerin en mühimlerinden. Film boyunca türlü iğrençliklerine tanık olduğumuz bu adamın uyuşturucu krizlerini, gülme krizlerini, sinir krizlerini, ağlama krizlerini izledikçe, bu polise, yani filmin başrolüne olan acıma duygumuza vurduğumuz gem nasıl tarif edilmeli? Arabada maç dinlediği sahneleri, her uyuşturucu alışında yaşadığı sakin dönüşümleri, hele de o benzersiz oyunculuk dehası kilise sekansı, Keitel’i kutsal bir düzleme taşıyor adeta. Ve film kendine en çok yakışan bir son ile bitiyor. Bu son, filmin bütününü bir film şeridi gibi gözümüzün önüne getirebilecek bir son.. Ferrera çok zor bir adam diye düşünebiliriz belki. Ama ya Harvey Keitel? Onun anıtsal duruşunu nasıl tarif etmeli?

18 Nisan 2007 Çarşamba

A History Of Violence (2005)


Yönetmen: David Cronenberg
Oyuncular: Viggo Mortensen, Maria Bello, Ed Harris, William Hurt, Ashton Holmes, Peter MacNeill, Heidi Hayes, Stephen McHattie, Greg Bryk, Kyle Schmid
Senaryo: Josh Olson, John Wagner, Vince Locke
Müzik: Howard Shore

Tom Stall örnek bir vatandaş, ideal bir baba ve sevgi dolu bir kocadır. Jack ve Sarah adlı iki çocuğu kendisine çok güvenmekte, eşi Edie ise ona hayranlık beslemektedir. Bir gece Tom kendi lokantasındayken, soygun niyeti ile gelen iki adam ile büyük bir mücadeleye girer ve birisindeki tabancayı ele geçirmeyi başararak onları uzaklaştırmayı başarır. Bir anda yerel bir kahraman haline gelen Tom artık medyanın da ilgi odağı olmuştur. Fakat onu TV'de görenlerden biri olan Carl Fogaty, Tom'un aslında kimlik değiştirip izini kaybettirmiş eski bir katil olduğuna inanmaktadır. Bu iddiasını kanıtlamak için Tom'un bulunduğu kasabaya doğru yola çıkar.
  
John Wagner’in yazıp, Vince Locke’un çizdiği resimli roman A History Of Violence, David Cronenberg’in ilgisini çekmeseydi, belki bu güzel ve etkileyici hikayeden mahrum kalacaktık. Ancak yönetmen, orijinal öyküyü filme alırken birçok değişikliğe gitmiş ve bu sayede alışıldık Cronenberg sinemasından uzaklaştırmış. Tabi ki bu uzaklaşma filmin kötü olduğunu göstermiyor. Ama Dead Ringers, Videodrome, Naked Lunch, The Fly, eXistenZ, Crash, Spider gibi genelde kendi yarattığı sanal dünyasına ait bilim kurgu soslu, korku-gerilim türü ilginçlikler içeren filmografisine baktığımızda, iki çocuklu sıradan bir vatandaşın karanlık geçmişini konu alan A History Of Violence çok farklı bir konumda duruyor.

Oldukça iddialı isminden hareketle şiddetin tarihçesi hakkında bir manifesto olduğu düşünülmemesi gereken film, sade vatandaş, iyi aile babası Tom Stall’ın, önce lokantasını basan serserilere ve daha sonrasında onun geçmişini bildiklerini iddia edenlere gösterdiği şiddetin mahiyetini sorguluyor. Stall’ın gösterdiği, usta işi olduğu belli, ancak konumuna ve bedenine büyük gelen bu şiddetin bir geçmişi olduğunu düşünmek ilk başlarda biraz izleyiciyi kasabiliyor. Ama standart Cronenberg izleyicisinin muhtemelen temkinli yaklaşabileceği Tom Stall karakterinin aslında tipik Cronenberg kahramanları düşünüldüğünde hayli sıradan kaçtığı da söylenebilir. Stall şiddetinin stilize ve kanlı yapısı, Cronenberg kurallarından beslenen bir yapıya sahip ve sadık hayranları yanında, sadık olmayanların da ilgisini cezbedecek ölçüde çekici.. Ama o sadık hayranların aradıkları alt metinlerin, fantastik olanın ve gerçeğin iç içe geçme durumunun farklılığı A History Of Violence'ı daha değişik bir kulvarda koşturuyor.


Lokanta baskını ardından kahraman olup televizyonlara çıkan, bu sayede geçmişten gelen düşmanları tarafından bulunan Tom Stall’un eskiden başka bir hayatı olduğuna inanmak başlarda zor olabiliyor. Çünkü onu çok seven bir eş, yine ona hayran iki çocuk, gözlerden uzak bir kasabada sade bir yaşam gibi pek çok insanın arzuladığı hayat tarzına sahip birinin farklı bir insan olabileceğine inanmak zor gelebiliyor. Yukarıda adı geçen filmleri çeken Cronenberg’in o sadık hayranları, Stall’ın gerçekte “ne” olabileceğini sorabilecek iken, diğer izleyiciler “kim” olduğunu sorabiliyor. Aslında Cronenberg, yarattığı gerçekçi atmosfer ile kendi hayranlarının da “kim” sorusu sormalarını sağlayabiliyor. Belki de onlara tuhaf gelen, Cronenberg’in bu kez “normal” takılması.. Öyle ya da böyle, Stall’ın kim olduğunu merak ettirme başarısının altında sırf gizemli bir western kahramanı yaratmak yatmıyor. Cronenberg, bireysel değerlerin tecavüze uğramasına engel olmaya çalışan ilk ele, yani bireysel şiddete övgüsünü sunuyor. Üstelik bunu sırf baba Tom Stall üzerinden değil, okulda kendisiyle uğraşan serserilere aslında ne kadar nefret beslediğini sonradan anlayacağımız oğul Jack Stall aracılığı ile de yapıyor. Ayrıca merdivendeki sevişme sahnesinde, potansiyel şiddetin farklı türden yansımalara sebep olabileceğinin de vurgusunu bastırmadan yapabiliyor.

Viggo Mortensen, Maria Bello, Ed Haris, William Hurt gibi iyi bir kadro hiç hayal kırıklığı yaşatmıyor. Başta Viggo Mortensen olmak üzere diğer oyuncuların karakterlere kattığı inandırıcılık, izleyenden izleyene farklılık gösterebilecek olsa bile özellikle Maria Bello’nun performansı, içinde çok ölçülü bir şiddet barındırıyor. Mortensen ise özellikle kanlı giysilerle yıkandığı sahne ile, sonrasındaki ürkütücü bir masumiyet içeren sofra sahnesinde Tom Stall’ın Cronenberg’e ait nasıl bir kahraman olduğunun altını çiziyor.

11 Nisan 2007 Çarşamba

Earthlings (2003)

Yönetmen: Shaun Monson
Anlatıcı: Joaquin Phoenix
Senaryo: Shaun Monson
Müzik: Brian Carter, Natalie Merchant, Moby, Gabriel Isaac Mounsey, Barry Wood

Şimdiye kadar izlediğiniz en rahatsız edici filmi düşünün. Belgesel veya gerçek olaylardan uyarlanma değilse bir şekilde hepsi kurmacaydı. Ama bu belgesel tamamen gerçek ve tahammül sınırlarını aşan görüntülerle dolu. Hayvanların yiyecek, giyim, eğlence sektörlerinde ve bilimsel araştırmalarda nasıl kullanıldığını, nasıl eziyet ve işkenceye tabi tutulduğunu, nasıl katledildiklerini tüm çıplaklığıyla gösteren akıllara sığmaz bir film. Yaklaşık beş yıllık bir süre zarfında çoğu gizli kamera ve arşiv görüntülerinden derlenmiş filmde hayvanlara yapılanlar, insan olan insanı çileden çıkarıyor. Kızgın demirle dağlanan, kafası ezilen, gırtlağı kesilen, diri diri derisi yüzülen, dayak yiyen, elektrik verilen, aşağılanan binbir türlü hayvan için yakılmış bir ağıt adeta. Bunca vahşet ile aslında çok şey öğreten sağlam bir metine sahip belgeselin anlatıcısı, aynı zamanda bir hayvansever ve vejetaryen olan aktör Joaquin Phoenix, yürek yaralayan müziklerine imza atanlar arasında elektronik müzik ustası Moby ve folk rock müzisyeni Natalie Merchant da var.. Tüm zamanların izlemesi en zor filmlerinden biri, ama öte yandan mutlaka görülmeli.

7 Nisan 2007 Cumartesi

Transamerica (2005)

 
Yönetmen: Duncan Tucker
Oyuncular: Felicity Huffman, Kevin Zegers, Fionnula Flanagan, Elizabeth Peña, Graham Greene, Burt Young
Senaryo: Duncan Tucker
Müzik: David Mansfield
 
Son ameliyatına birkaç gün kala transseksüel Bree (doğum adıyla Stanley), hayatında erkek olarak girdiği tek cinsel ilişkinin ürünü olan oğlu tarafından telefonla aranır. Oğlu hapishanededir ve birisinin onu çıkarması gerekmektedir. Bree konuyu hemen geçiştirerek telefonu kapatır. Ancak psikiyatrı buna izin vermez, erkek geçmişinin son cilvesiyle yüzleşmeden ameliyat olmasını uygun bulmaz. Psikiyatrı ameliyatı için gereken imzayı atmadan önce bu yolculuğu ona şart koşar.

İsteksiz ve sinirli bir şekilde Los Angeles'dan New York'a gidip yeni tanıştığı oğlu Toby'i bir dolar ödeyerek hapisten çıkaran Bree'nin tek amacı bu yakışıklı, kokain problemi olan çocuğu üvey babasına teslim edip yoluna devam etmektir. Toby ise Kiliseler Birliği'nden geldiğini öğrendiği bu iyi yürekli Hıristiyan kadınla Los Angeles'a film endüstrisinin kalbine doğru yola çıkmak ister. Arabayla doğudan batıya doğru Amerika'yı bir ucundan diğer ucuna takip eden yolculuğa çıktıklarında başlarına beklenmedik olaylar gelir.
 
 
Duncan Tucker’ın yazıp yönettiği Transamerica, bazı eksikliklerine rağmen eğlenceli yanlara sahip, sırlarla dolu bir dram. Bree Osbourne rolündeki Felicity Huffman’ın son derece etkili oyunu ona çeşitli adaylıklar ve ödüller de kazandırmıştı. Bree’nin uzun süre haberi bile olmadığı oğlu Toby’yi hapisten kurtardıktan sonra çıkılan yolculuk ile film keyifli bir seyir alıyor. Büyük bölümü yol hikayesi şeklinde geçen film, haliyle yolda karşılaşılan olaylar ve kişilerle renklendirilmiş.

Sorunlu çocuk Toby’nin, Bree’nin aslında erkek olduğunu, üstelik babası olduğunu bilmemesi ile yaşanan sıra dışı ve merak uyandırıcı öykü, rotasını çok doğru çizmeyi başarıyor. Bu tip yol hikayelerinin ihtiyacı olan karakter gelişimi de gayet yerinde tasarlanmış. Ancak, özellikle Toby’nin cinsel sapkınlığının filme en ufak bir katkıda bulunmadığı da düşünülebilir. Çünkü Bree’nin transseksüel kimliği, filmin bu türden cinsel kimlik üzerine söylenmesi gereken pek çok şeyi söylüyor. Toby’nin de zaten unutulmuş ve reddedilmiş bir evlat kimliği varken, filmin Toby’ye ekstradan böyle bir kimlik daha yüklemesi biraz fazla kaçmış. Üstelik bu fazlalığın kimi yerlerde ve finalde bile arıza çıkardığı söylenebilir.

Tucker’ın yol filmlerini iyi etüd ettiği anlaşılıyor. Fakat elinizde bu yol öyküsüne paralel giden bir cinsel kimlik yolculuğunu işleme fırsatı varken, ona daha çarpıcı ve amacı olan bir son düşünülmeliydi. Aslında film amacına ulaşıyor ve karakterleri benimsemiş olan izleyenin istediği gibi bitiyor. Ancak şekil ve konum itibarıyla bu sona katılmayanlar olacaktır. Tucker'ın zaten yeterince sıra dışı bir konu işlerken, bununla yetinmeyip Toby için de benzer bir sıra dışılık kaygısı gütmesi, film ile kurulacak duygusal bağları zedeleme riskine sahip olsa da, bu durum yoruma göre değişir. Yine de, gerek yolculuk esnasında yaşanan olaylar, gerekse karşılaşılan ilginç kişilikler, merak edilen sırlar ve yolculuk sıcaklığı, filme olan ilgiyi canlı tutuyor.
 
 
Filmin en etkili unsuru şüphesiz Felicity Huffman.. Desperate Housewives'ın Lynette’i olarak sıkça rastladığımız aktrisin sesinden, duruşundan ve fiziksel değişiminden bu role çok özenle hazırlandığı anlaşılmakta. Huffman, Bree Osbourne rolü ile kadın veya erkek olmanın ikileminin yanında, anne veya baba olmanın ikilemini de kendine özgü biçimde yorumluyor. Ama hangisi olursa olsun, oyuncunun Bree karakterine kattığı yorumun en belirgin özelliği hüzün.. Huffman’ın yanında, genç oyunculardan Toby rolündeki Kevin Zegers ile Bree’nin kızkardeşi Sydney’i canlandıran Carrie Preston’da rollerini hiç yadırgamamış. Filmde üç tecrübeli oyuncuyu görmek de ayrı bir lezzet içeriyor. Kızılderili Calvin olarak izlediğimiz Graham Greene, Once Upon A Time In America, Chinatown ve Rocky serisinden de hatırladığımız Burt Young ve Bree’nin annesi Elizabeth rolüyle çok başarılı bir kompozisyon çizen Fionnula Flanagan’ın performansları da Transamerica’nın güzelliklerinden.. The Lord Of The Rings esprisi, bazı bilimsel teoriler ve ailevi şirinlikler de içeren zeki senaryosu ve güzel görüntüleri ile sürükleyici, ilginç bir yapım.

4 Nisan 2007 Çarşamba

Derailed (2005)

 

Yönetmen: Mikael Håfström

Oyuncular: Clive Owen, Jennifer Aniston, Vincent Cassel, Melissa George, Xzibit

Senaryo: Stuart Beattie

Müzik: Ed Shearmur

 

Kızının sağlık problemleri yüzünden sıkıntılı günler geçiren, mutsuz bir evliliğin ve sıradan bir iş hayatının pençesinde kapana kısılan Charles Schine’ın karşısına güzeller güzeli evli bir kadınla, gerçek olamayacak kadar mükemmel bir kaçamak yaşama fırsatı geçer. Fakat daha ilk gece, Philippe LaRoche adlı psikopat bir katilin saldırısına uğrarlar ve hayatları alt üst olur. LaRoche, evliliklerini riske atmak istemeyen çiftten sürekli para sızdırmaya başlar, gittikçe para miktarını arttırır. Sonunda Schine, buna dur demenin vaktinin geldiğini düşünmeye başlar ve şirketinden aşırarak bulduğu parayla, bir zamanlar kendisine iyilik yaptığı Winston’u kiralar.

 

 

İsveçli yönetmen Mikael Håfström, James Siegel’in aynı adlı romanından Stuart Beattie’nin senaryolaştırdığı Derailed'da, Vincent Cassel, Clive Owen, Jennifer Aniston gibi yıldızlarla çalışmanın tüm avantajlarını kullanarak ortaya bir suç-gerilim örneği çıkarıyor. Basitten karmaşığa doğru seyreden hikaye yapısı, ana karakter etrafında toplanmış gizem dolu yan karakterler, kimi yerlerde yıldızlaşan senaryo ve ölçülü çekim teknikleri, Håfström’ün filmini sürükleyici kılan ana etmenler. Yönetmenin 2003 yapımı Ondskan – Evil filmi Oscar’a da aday olmuş ve onun yönetim hakimiyetinin önemli detaylarını gözler önüne sermişti. Tabiki İsveç yapımı Evil ile Derailed'ı karşılaştırmak pek doğru olmaz. Üstelik kendi türünde bir başyapıt olacak kadar da ayrıksı bir film değil. Ancak bu tip filmlerin ilk amacı, izleyici ile oynadığı oyunlar vasıtasıyla onlara eğlenceli anlar yaşatmak, kafalarını karıştırmak ve bu sayede bir süreklilik sağlamaktır. Derailed bu söylenenlerin hepsini harfiyen ama özgün olmayan biçimde yerine getiriyor.

Charles’ın etrafında karısı ve şeker hastası kızından başka güvenebileceği ve haliyle bizim de güvenebileceğimiz pek kimse olmaması, ana karakter ile sağlam temellere dayanmayan samimiyetimizi kurmayı başarıyor. Bunun yanında Charles’ın yanlışları, aynı seyirciyi onun hakkında kararsız da bırakabiliyor. Ama bu kararsızlık, film esnasında yaşadığımız “eden bulur”dan öte gitmeyip, yine onunla baş başa kalmamızı, ondan yana durmamızı sağlıyor. Tıpkı Alfred Hitchcock’un baş karakteri gibi, bir tarafta o ve biz seyirciler varken, diğer tarafta “diğerleri” bulunuyor. Ama film beklenmedik ve tartışılır bir hamle ile bu “taraf” durumunu pekiştirdiği gibi, biraz da kes-yapıştır gibi duran bir final sunuyor. Aslında iki finale birden sahip filmin bu sırf kafa karıştırmak için tasarlanmış ikincisi, tıpkı daha sert sayılabilecek birincisi gibi, bu türün meraklılarının beklentilerini fazlasıyla karşılayacaktır.

 

 

İhanet üzerine kullanılan sert lisanlardan nasibini almış filmin verdiği feminist mesaj ayan beyan ortada olmasına rağmen, bunu sözle değil karmaşıklaştırdığı süreciyle zaten yeterince vurguluyor. Ne derece başarılı olduğu tartışılabilecek yere sağlam basma gayreti sayesinde baştan sona sürükleyici ve şüphe uyandırıcı havasını disiplinli bir şekilde koruyor. Bu havayı sağlayan etkenlerden olan başrol oyuncularının yanında, o havayı süsleyen ama kesinlikle sivrilemeyen –ki zaten ona göre tasarlanmışlar- Melissa George, Giancarlo Esposito ve rap yıldızları Xzibit ile RZA da bulunmakta. Mikael Håfström’u tanımak isteyenler için Evil'in izlenmesi kaçınılmaz. Derailed ise, kısaca ortalamanın bir miktar üzerinde, klişeliğine rağmen sürükleyici bir polisiye gerilim.

2 Nisan 2007 Pazartesi

Maria Full Of Grace (2004)


Yönetmen: Joshua Marston
Oyuncular: Catalina Sandino Moreno, Virgina Ariza, Yenny Paola Vega, Charles Albert Patiño, Wilson Guerrero
Senaryo: Joshua Marston
Müzik: Leonardo Heiblum, Jacobo Lieberman

Yoksulluk içinde kıvranan Kolombiya'da, hayatlarını tehlikeye atarak para kazanmak uğruna uyuşturucu dolu torbaları yutup Amerika'ya kaçırma görevini kabul eden genç kızların dramatik hikayesi.

Ufak bir Kolombiya kasabasında, annesi, boşanmış ablası ve onun bebeği ile bir arada yaşayan Maria Alvarez henüz 17 yaşındadır ve hayatı bir çiçek plantonunda köle gibi çalışarak geçmektedir. Kendini New York sokaklarına taşıyabilecek ve hayatını değiştirecek teklifse uyuşturucu mafyasından gelir. Maria, Amerika’ya seyahat edecek ve midesinde taşıyacağı paketlerle uyuşturucu kuryeliği yapacaktır. Uyuşturucuları kaybetmesi halinde ailesi tehdit altındadır. Böylece Maria için tehlike ve gerilim dolu bir Amerika yolculuğu başlar.


Çeşitli festivallerde 30’a yakın ödül alan Maria Full Of Grace, Joshua Marston adlı Amerikalı yönetmenin yazıp yönettiği ilk film olma özelliğinden başka, yaşanmış olaylardan kurgulanmış sade, ama tabi ki gerilimli bir Amerika/Kolombiya ortak yapımı. Yoksulluğun ve zor hayat şartlarının hüküm sürdüğü bir ülkede, işsiz ve özellikle genç kesimin Kolombiya’nın uyuşturucu trafiğinde taşıyıcılık yapmasına dair haberleri duymuşuzdur. Film, buna benzer akıl almaz yöntemlerle yapılan kuryelik işine, kahramanı Maria gözüyle daha yakından bakabilmeyi sağlıyor.

Sorumluluk, Maria’nın film boyunca izlediğimiz kişilik özelliklerini şekillendiren en belirgin kavram. Ailesine karşı yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluklar, başına buyruk erkek arkadaşından hamile kalma sorumsuzluğu ile darbe yediğinde ve işsiz kaldığında, onun için başka sorumluluklar beliriyor. Sevmediği bir erkekten hamile kalmış olmak bile, güçlü ve onurlu Maria’nın karnındaki bebeğe karşı sorumluluk duymasını engellemiyor. Her ne kadar uyuşturucu dolu 60 kadar küçük topu yutup, bunlardan birinin açılması durumunda hem kendisinin, hem bebeğinin ölebileceği riskini alsa da, tüm bu zorluklara katlanma ve riski göze almanın hareket noktası Maria’nın bu sorumluluk biçimi. Bu bilincin farkına varmamızı sağlayan ise, uçağın tuvaletinde yapmak zorunda olduğu şey, her şeyiyle normal bir hüzün taşıyan klinik sahnesi ve finalde yaptığı dramatik ama kararlı seçim oluyor.


Catalina Sandino Moreno’nun çok başarılı bir şekilde canlandırdığı iyi niyetli, temiz bir yüreğe sahip, toy Maria’nın pis ve tehlikeli bir işin içinde yer alması, artık bir anne olacak olmanın hissiyatını elde ettikten sonra bireysel sorgulamaya dönüyor. Bebeği, filmin ortalarında Maria’nın hapse girmesini önlemekten başka, onun kendini yeniden, ama bu kez daha da olgunlaşmış yönünü keşfetmesini sağlıyor. Umutsuzluğunu çeşitli açılardan gördükten sonra, umudunu yeşertmeye çalışan bu bireyin seçimi, hayatımızı yönlendiren seçimlerimizin önemi üzerine daha bir kuvvetle vurgu yapıyor.