16 Mart 2007 Cuma

Wolf Creek (2005)


Yönetmen: Greg McLean
Oyuncular: John Jarratt, Cassandra Magrath, Kestie Morassi, Nathan Phillips
Senaryo: Greg McLean
Müzik: Frank Tetaz

İkisi kız biri erkek üç genç, Avusturalya'nın ıssız bölgelerine doğru bir geziye çıkarak tatillerini değerlendirmeye karar verirler. Böylece eski püskü bir araba bulan Liz, Kristy ve Ben vakit geçirmeden yola çıkarlar. İlk durakları olan Wolf Creek adlı krater gölünde arabalarından inip bölgeyi gezerler fakat arabaya döndüklerinde arabanın çalışmadığına sahit olurlar. Hiç kimsenin bulunmadığı bölgede mahsur kalmış durumdayken Mick adlı orta yaşlı bir adam kendilerini bulur ve arabalarını çekerek kendi kaldığı kampta tamir etmeyi teklif eder. Teklifi hiç düşünmeden kabul eden üç genç hayatlarının en yanlış kararını verdiklerini kısa süre sonra farkedeceklerdir.

Greg McLean filmi Wolf Creek, Avustralya’da yılda 30.000 kişinin kaybolduğunu, bazılarının hiç geri dönmediğini belirterek başlıyor. Bu kaybolanlardan üçü üzerine gerçek olaylara dayalı filmi izlerken pek çok film ile kader birliğine sahip olduğunu anlıyoruz. Uzak-yakın bu ilişkinin hissedildiği filmler arasında The Texas Chainsaw Massacre, High Tension, The Blair Witch Project, Hostel ve daha birçoğu sayılabilir.

Liz, Ben ve Kristy’nin turistik krater gezisi kabusa dönmeden önce, tıpkı Neil Marshall filmi The Descent'de olduğu gibi doğal güzellikler ve huzur veren görüntüler yanında, bir gerilim izlediğimizin farkındalığı ile gizemli görünen manzaralar izliyoruz. The Descent'in karanlığa gömülüşünün çabuk olmasına karşın, Wolf Creek'in kabusa doğru ilerleyişi daha yavaş ama emin adımlarla gerçekleşiyor. Biri erkek, üç gencin arasındaki gönül ilişkisinin muğlaklığı ve oldukça sempatik öpüşme sahnesi, daha film bitmeden karakterlerin başına gelecek olanların kaçınılmazlığı ile birleşince yürek burkan bir hal alıyor.


McLean, uzun metrajlı bu ilk filminde seyircileri atmosfer yaratma becerisiyle tanıştırıyor. Özellikle gençlerin Mick Taylor ile karşılaştıkları sahneden itibaren filmin tekinsizliği katlanıyor ve sırlarla dolu bir yolculuk başlıyor. Mick Taylor’un kaçırdığı insanları konuk ettiği ev ve bu evde Liz’in bulduğu eşyalar, bu ürkütücü hava yaratıcılığının bir örneği. Yönetmen bu başarıyı nasıl kapalı mekanlarda elde ediyorsa, ıssız Avustralya yollarında da yakalayabiliyor. Filmi açık alan gerilimine dönüştürme becerisi sayesinde, karanlık kadar aydınlığa da belirsizlik katmayı başarıyor. McLean’ın benzer korku-gerilimlerde de sıkça kullanılan ani çıkışlara mesafeli duruşu, sonuçtan ziyade sürece önem verdiğinin bir işareti. O sürecin de hakkını verdiği rahatlıkla söylenebilir.

Greg McLean’ın filmle ilgili bir başka başarısı da, karakterleri ile yakından ilgilenmesi. Üçü kurban, biri avcı dört ana karakterin özelliklerini, açıklama gerektirmeyecek biçimde yansıtabiliyor. Üç gencin başına gelenleri ayrı ayrı, itinayla, hatta seyirciyle sinir harbi yaşayacak kadar ele alan yönetmen bu ilgisiyle, onları sahte gözükmekten kurtarıyor bir yerde. Bu gerçekliği sağlayan sadece McLean değil elbette. Oyuncular Cassandra Magrath, Kestie Morassi ve Nathan Phillips, kaçırılanları daha iyi anlamamıza ve onlar için üzülmemize yardım eden performanslarıyla çok etkililer. Ama bir caniye göre fazla normal gözüken Mick Taylor rolündeki John Jarratt’ın oyunu, benzer katillere göre farklılıklar sergilemiyor da değil. Hareketli kamera, Avustralya kırsalı görüntüleri ve insanı geren etkileyici çekimler, Wolf Creek'in trajedisine malzeme oluyor. The Descent şiddetinde değil ama ümitsizliğindeki etkileyici son, filmin kabaca klişe görünen yapısının, benzer klişelere kurban edilmek istemediğini gösteren bir iyi niyet belirtisi.

13 Mart 2007 Salı

Mindhunters (2004)


Yönetmen: Renny Harlin
Oyuncular: Val Kilmer, Christian Slater, LL Cool J, Kathryn Morris, Jonny Lee Miller, Will Kemp, Eion Bailey, Clifton Collins Jr., Patricia Velasquez
Senaryo: Wayne Kramer, Kevin Brodbin
Müzik: Tuomas Kantelinen

Suç aydınlatmada uzman bir grup kurbanlık insan topluluğunun akıllara şerbet tuzaklardan oluşan bir bölgeye tıkıştırılması, orada kendileri için hazırlanmış bulmacaları çözme üzerine ihtisas yapmaları beklenir. Ama gelin görün ki bu zeka küpü insanların kendilerinden çok daha zeki biri tarafından feci derecede yaratıcı biçimlerde öldürülmeye başlaması üzerine ilerleyen bir "katil kim" filmi. Üstelik bu katilin oraya toplanmış bulunan Einstein'lar arasından biri olma ihtimali de vardır. Olaylar gelişir.. Epey bir gecikmeyle de olsa izleme fırsatı bulduğum, katilin kim olduğunu tahmin ettiğimden çok daha geç farketmemi sağlayıp çaptan düştüğümü yüzüme vuran bir film olarak kendisini takdir ettim. Katil bulma uzmanı değilim ama bu türden filmler izlemiş çoğunluk da filmde bir noktaya kadar katilin iyi gizlendiği fikrine katılacaktır. Mantık hataları, klişeler, şunlar bunlar bir yana, bünyeyi bulmacaya bırakmış bedenlere yaklaşık 100 dakikanın hakkını verebildiği söylenebilir. Böyle filmlerde yönetmen, oyuncu, ışıkçı vs. isimleri de o kadar mühim değildir aslında. "Katil kim" oyununu sevenler önden buyursun.

Türev (2005)


Yönetmen: Ulaş İnan İnaç
Oyuncular: Beste Bereket, Gülçin Santırcıoğlu, Güçlü Yalçıner, Tuğra Kaftancıoğlu
Senaryo: Ulaş İnan İnaç
Müzik: Toygar Işıklı

En büyük hayali bir edebiyatçı olmak olan Nazım, şartların zorlaması ile reklamcılık sektöründe çalışmaya başlamıştır. Son 6 aydır birlikte olduğu Süreyya da, Nazım'la evlenmeyi düşünmektedir. Öte yandan sinema-tv bölümünde öğrenim gören Burcu bitirme ödevini hazırlamakla meşguldür. Nazım, Burcu'ya bitirme ödevinde kullanması için bir teklif yapar: Her üçü de tek başlarına kaldıkları zamanlarda kameraya kendileri hakkında bazı itiraflarda bulunacaklardır. Bir süre iyi giden bu çalışma, Süreyya'nın Nazım'ın sadakatını test etmek için bir arkadaşını onu baştan çıkarmakla görevlendirmesi ile ilginç bir hal alır.


Don Kişot romanındaki bir kısa hikayeden esinlenen Türev, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, Yönetmen ve Beste Bereket ile En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanmış bir film. Başarısını büyük ölçüde doğaçlama tarzına, basit ama sürükleyici konusuna, spontane karakter ve oyunculuklara borçlu. El kamerası ve onun tüm dış sesleri filme buyur eden özelliği sayesinde, yabancısı olmadığımız bir öykünün ortasına dalmamız sağlanıyor.

Türev, kadın-erkek ilişkileri hakkında yeni bir söylem içermiyor. Hatta söyledikleri çoğumuzun bizzat söylediği ya da çevremizden duymuş olduklarımız. Bunların arasında sıkıcı beylik laflar da mevcut. Belki de sırf bu yüzden filmin, yine çoğumuzun yabancı yapımlardan alışık olduğu standart oyunculuk ve diyaloglardan bağımsız bir yapısı var. Bu hayatın ortasına girmiş kamera ve doğaçlama üslubun kattığı belgesel hava, kurgusal bağlamda filmi oldukça özgür kılıyor. Bu haliyle Türev'in sıkıcı bulunma olasılığı olsa da, akıllıca karıştırılmış ve yalanlarla dengede durmaya çalışan ilişkilerin nereye varacağının merakı, izleyenin film ile olan bağlantısını sağlamlaştırıyor. En önemlisi, Ulaş İnaç’ın senaryo niyetine yazdığı şeyin tamamen bizim yaşamlarımıza ait olması. Belki filmdeki dört ana karakterin yaşadıklarına benzer bir olay yaşamadık, ama o dört karakterle hiç mi karşılaşmadık? Karakterlerin bize yapmacık gelen bazı söz ve hareketleri tamamen İnaç’ın sağladığı özgürlükten kaynaklanıyor. Bu yapmacık tavır, gösterime girecek bir filmde olması gereken değil, zaten filmin farkında olduğu, kasti bir yapmacıklıktan ibaret. İnaç, bu tavrıyla bile izleyiciyi yakalayabileceğinin farkında olan çok zeki bir yol izlemiş. Özdeşlik kurmakta zorlandığımız, farkında olmadan yapmacık kalmış, izleyiciye yabancılaşmış karakterlerle dolu nice Türk filminden oldukça farklı.


El kamerasının İskandinav Dogma stiline kattığı dram havasını Türev'in yer yer yakaladığını görmek sevindirici. Her ne kadar özellikle Lars Von Trier’de gördüğümüz cinsellik, şiddet ve küfürden uzak duran temkinli bir dram duruşuna sahip olsa da.. Fakat bu ihtiyatın bir handikapı var. Bu temkin, Türev'in durağan yapısını kendi disiplini içinde hareketlendirme olasılığına sekte vuruyor ve finalini bu sebepten yeterince etkili kılmıyor. Ama bu tercihiyle de, İnaç’ın sadece kendi etkisinde olduğu anlaşılıyor.

Gerçekler yalanların türevidir sözünün arkasında sonuna kadar duran Ulaş İnaç, karakterlerine yüklediği kimlikler ile, onların tutkuları, arayışları, güvensizlikleri ve sözde güvenleri arasında çok yalın bir paralellik kuruyor. İtiraflarını izlediğimiz bölümlerden, tıpkı Süreyya’nın söylediği gibi “zevk alarak”, bir itiraf gözetleme tatmini yaşıyoruz. Hayatımızın bir döneminde mutlaka karşılaştığımız veya karşılaşacağımız Süreyya (Gülçin Santırcıoğlu), Nazım (Güçlü Yalçıner), Burcu (Beste Bereket) ve Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu) tiplemelerini canlandıran oyuncular çok doğal ve başarılı. Süreyya’nın depresif, güvensiz telaşı, yalanlar yazmaya alışkın olan metin yazarı Nazım’ın, bu yalanları hayatına sokmaya başlayan zayıf duygusallığı, en kritik durumda bulunan Burcu’nun her an düşebilecek dengedeki hali ve kadınlar üzerine engin geyiklere sahip Kerem’in bu üçlüye tatlı sos niteliğindeki karikatürsel duruşu filmi güçlü kılan unsurlar. Türev, ilerisi için ümit dolu bir Türk filmi.

12 Mart 2007 Pazartesi

Shooting Dogs (2005)


Yönetmen: Michael Caton-Jones
Oyuncular: John Hurt, Hugh Dancy, Dominique Horwitz, Nicola Walker, Louis Mahoney, Steve Toussaint
Senaryo: David Wolstencroft, Richard Alwyn, David Belton
Müzik: Dario Marianelli

1994 yılında Ruanda’daki Hutu ve Tutsi kabileleri arasında yaşanan iç savaşta Hutular 3 ay içinde 800.000 tutsiyi katletmişlerdi. İnsanlık tarihinin bu en büyük soykırımlarından biri esnasında, Birleşmiş Milletler korumasındaki bir Hristiyan misyoner okul ve okulda bulunan 40 kadar Avrupalı kendilerini bir anda katliamın ortasında bulurlar. Okulda eğitim gören tutsilerle birlikte, çevreden okula sığınan 2500 civarında tutsi okula sığınırlar. Okulda görevli idealist genç öğretmen Joe ve Katolik rahip Christopher, bu halk için ne yapabileceklerini sorgulamaya başlarlar. Dışarıda onları öldürmek için bekleyen hutulara karşı korkunç bir süreç işlemeye başlar.

1994 yılında yaşanan bu insanlık suçu, 2000’li yıllarda daha bir önem kazandı. Bu epey gecikmiş duyarlılığa sinema dünyasından bir örnek olan Shooting Dogs, İskoç Michael Caton-Jones yönetiminde bir İngiliz filmi. 2004 yapımı Hotel Rwanda ile aralarında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da mevcut. Hotel Rwanda, bu korkunç süreci, zengin otel sahibi bir hutu olan Paul Rusesabagina ve tutsi olan eşi ile ailesi ekseninde, Hutu-Tutsi ortak bakış açısıyla işlerken, Shooting Dogs belki de en fazla sorgulanması gereken eleştirel gözle, Batı gözüyle bakmakta. Bu özeleştiri filme çok ağır bir misyon yüklüyor haliyle.

Ruanda’ya genel Avrupa yaklaşımını görebileceğimiz filmdeki karakterler kurgusal olsa da, okuldan kurtulanlarca anlatılanlar tamamen gerçek. Zaten o insanları filmin sonunda tanıma şansı da buluyoruz. İkisi de idealist bir rahip ve bir öğretmenin, Ruanda’da yaşananlarla birlikte batılılık, çağdaşlık, duyarlılık, idealizm, cesaret, insanlık ve inanç sorgulama sürecine girişleri dürüst bir dille anlatılmakta. Hotel Rwanda’ya göre biraz daha karamsar bir yaklaşımı benimsemiş olmasına rağmen, yapması gerektiği ölçüde vicdanlara saldırarak onun kadar etkili bir sinema dili kullanıyor.Yaşlı rahip Christopher ve genç öğretmen Joe, her ne kadar Batı’nın vicdani yaklaşımını temsil etseler de, genel anlamda Afrika’ya olan duyarsızlık ve çıkar oyunları karşısında yapabileceklerinin sınırlarını anlamakta gecikmiyorlar. Yine de okula sığınan tutsiler için sarfettikleri çabalar, gerçekte Afrika’da bulunan idealist insanların gayretlerini anlamamız açısından örnek teşkil edebilmekte.


Ancak özellikle eleştirel bölümler çok daha önem arzediyor. Okuldaki BM sorumlusu Fransız kumandan Delon’un, savaş sırasında büyükbabasının Yahudi sığınmacılara nasıl yardım ettiğinden bahsederek ve kendisinin de nasıl bir kökten geldiğini vurgulayarak övünmesi, aynı duruma kendisinin de düşüp çaresiz kalmasıyla sonuçlanıyor. Siyasi kararların, ne kadar idealist olursa olsunlar bireyler üzerindeki baskısı, barışa susamış Afrika’nın kötü kaderine karşı durmayı güçleştiriyor. Ancak film, siyasetin dışında, bireysel duyarsızlıklara da değiniyor. BBC muhabiri Rachel’ın Joe’ya söyledikleri buna çok çarpıcı bir örnek. Bosna’da görev yaptığı sırada, oradaki ölmüş beyaz kadınları annesiyle özdeşleştiren Rachel, Ruanda’dakileri sadece ölü siyahlar olarak gördüğünü itiraf ediyor. Bu düşünce, genel anlamda Avrupa ve dünyanın Afrika’ya bakışındaki sakatlığı, ırkçı acı gerçeği de gözler önüne seriyor. Filmin buna benzer cesur tespitleri, barışı sadece seyretmeye gelmiş Avrupa’ya, BM’e, basına eleştiri oklarını fırlatıyor. Bu süreç aynı zamanda inançların, cesaret limitlerinin ve yapılan seçimlerin de test edildiği bir süreç. Christopher ve Joe’nun temsil ettiği idealizmleri acımasızca test eden bu barbarlık karşısında ne yapılabilir?

Başrol oyuncuları John Hurt ve Hugh Dancy’nin performansları çok çok iyi. Özellikle 70'li yaşlarına merdiven dayamış olmasına rağmen son dönemlerin en çalışkan aktörlerinden biri olan Hurt, anlamsız Hutu-Tutsi savaşı yüzünden inanç bunalımına kapılmış siyah-beyaz tüm insanlara metanet aşılamaya çalışırken, kendi zorluklarıyla da baş etmek zorunda kalan rahip Christopher rolüyle ödüllere göz kırpıyor. Hele filme adını veren tartışma sahnesindeki rolü görülmeye değer. Köpekleri vurmanın ironisi, Avrupa çıkarcılığına ve sözde duyarlılığına çok anlamlı bir işaret niteliği taşıyor.

10 Mart 2007 Cumartesi

Unknown (2006)


 Yönetmen: Simon Brand
Oyuncular: James Caviezel, Greg Kinnear, Joe Pantoliano, Barry Pepper, Bridget Moynahan, Peter Stormare, Jeremy Sisto
Senaryo: Matthew Waynee
Müzik: Angelo Milli
 
Aslında fikir oldukça iyi sayılır: Beş adam, üzerlerinden kilitlenmiş bir depoda uyanırlar. Birbirlerini tanımamaktadırlar. Oraya neden, nasıl geldiklerini hatırlamamaktadırlar. Ama yavaş yavaş gerçekler aydınlandıkça aralarında iyi ve kötülerin bulunduğunu anlamaya başlarlar. Bu fikir, başlangıç itibariyle taşlarını iyi dizmiş, oyuna hazır bir vaziyette olmasına rağmen, son zamanların "kapalı bir mekanda geçmişi olmayan uyanışlar" veya "kapalı bir mekandan geleceğe ulaşma çabaları" furyasının sıradan bir uzantısı olmaktan öte gitmemiş sanki. Kilitli deponun dışında gelişen olayların, o iyi dizilmiş taşların birer birer devrilmesini sağlaması, bir de sırf şaşırtmaca olsun diye fena halde ıkınılmış finalin saçmalığı bence oyunu kaybettiren hamleler olmuş. James Caviezel, Greg Kinnear, Joe Pantoliano, Barry Pepper, Peter Stormare gibi işini iyi yapan oyuncularına, depodaki beş taşın ustaca dizilimine ve bir süre o taşların çok yerinde hamlelerle oyunu önde götürmelerine rağmen, "ben zekiyim" ukalalığına kapılan senaryonun zikzaklar çizmesiyle inandırıcılığını yitiren vasat bir film olup çıkıvermiş Unknown.

9 Mart 2007 Cuma

The Squid & The Whale (2005)

Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Jeff Daniels, Laura Linney, Jesse Eisenberg, Owen Kline, Anna Paquin, William Baldwin
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: Britta Phillips, Dean Wareham

Film 1986 Brooklyn'inde yaşayan Berkman ailesinin özel hayatlarındaki sıra dışı ilişkileri yakalıyor. Akademisyen ve yazar Bernard ile kıpır kıpır, yeniyetme yazar eşi Joan evliliklerine son verirken, 16 yaşındaki oğulları Walt ile 12 yaşındaki Frank karmakarışık duygularla boğuşmak zorunda kalırlar. Buluğ çağındaki Walt için bu tecrübe hassas bir geçiş olduğu kadar eğlencelidir de; ama Frank için bunu söylemek güçtür. Bu zor geçiş döneminde Berkmanlar'ın yaşamında ortaya çıkan duygusal gerilimler sayesinde aile bireyleri kendilerini ve ilişkilerini yeni bir gözle değerlendirmeye başlayacaktır.
Genç yönetmen Noah Baumbach filminin açılışındaki eşli tenis maçından Berkman ailesinin ruh haline ilişkin sinyalleri alıyoruz. Akademisyen baba Bernard, yazar adayı anne Joan, başlarda çocukları Walt ve Frank’ten saklamaya çalışsalar da geçinemiyorlar. Sonunda ailecek gayet medeni şekilde oturup boşanmayı konuşuyorlar. Bundan sonra bireylerin potansiyel sorunları iyice su yüzüne çıkmaya başlıyor. Evler ayrılıyor, eşyalar ve çocuklar paylaşılıyor. Dörtlü tenis maçı, ikili masa tenisine dönüyor. Anne baba kendi özel ilişkilerine vakit ayırmaya başladığında da çocuklar için kontrolsüz özgürlük günleri başlıyor.

Baumbach’ın çocukluk deneyimlerinden esinlendiği hikaye, boşanma ve sonrası üzerine yapılmış gerçek bir başyapıt. Metaforlarla, karakterlerle, normalin bünyesindeki ilginçliklerle inşa edilmiş bu öyküyü Baumbach, kendi deneyimleri olmasının verdiği avantaj ve yeteneğiyle tüm çarpıcılığı ile izleyenlere de başarıyla aktarıyor.

Filme adını veren mürekkep balığı ve balina, kısaca değinilen kurbağa ve tüm aile fertlerinin çok bağlı olduğu, ama her nasılsa bir adı bile olmayan kedi gibi hayvansal metaforların yanında tenis, Kafka, Pink Floyd şarkısı “Hey You” gibi filmin özüyle çok uyumlu ve çeşitli yorumlara açık elementler de bulunmakta. Farklı yorumlara maruz kalabilecek bu unsurların kattığı zenginlik bununla sınırlı değil.
Anne babanın ihanet, başarısızlık, heyecan eksikliği gibi sebeplerden dolayı yaşadığı kopukluk ile, iki erkek kardeşin farklı biçimlerde yaşadığı cinsel ve psikolojik sorunlar, bu çekirdek ailenin her bir ferdinin ayrı ayrı incelemeye tabi tutulmasını gerektiriyor. Baumbach bu incelemeyi o kadar dolu dolu ele alıyor ki, senaryosunun ayrıntıya önem veren, kuvvetli yapısı filmin her sahnesini ilginç kılıyor. Yine bu senaryo o kadar güçlü ki, sanki oyuncular senaryoyu değil, senaryo onları oynuyor. Çok fazla uzun plan içermemesi sebebiyle Baumbach, hızlı sayılabilecek, ama doyurucu sahneleri yerleştirmede çok usta bir çizgide ilerliyor.

Boşanmanın trajedisi haliyle en fazla çocukları etkiler. Onların her türlü tuhaf davranışları da boşanma ile ilişkilendirilir. Oysa Baumbach, boşanma sonrasının tüm bireylere olan yansımasını eşit oranda işleyerek, hepsinin birbirleri ve çevreyle iletişimi-iletişimsizliği üzerine örneklendirmeler sunuyor. Bir nevi çocuk-yetişkin eşitliği sağlıyor. Bunu yaparken tavrı trajikomik gözükse de, gerçeğin kendisinin zaten trajikomik olduğuna izleyeni ikna edebiliyor. Bu ikna kabiliyeti, bu samimiyet ve bütünlük filme kendi çapında bir boşanma terörü ve onun sonuçları üzerine silkeleyici bir gerçeklik katıyor. Anne ve babanın boşandıktan sonraki sevgili seçimleri, büyük çocuk Walt’ın eski bir şarkıyı kendisinin yazdığını iddia etmesi ve bekaret sorunları, küçük çocuk Frank’in tenis, içki, küfür ve mastürbasyondan oluşan ergenlik vizyonu, filmin bir diğer zengin yönü. Oyuncular Jeff Daniels, Laura Linney, Jesse Eisenberg ve Owen Kline, Baumbach’ın ikna kabiliyetine ve samimiyetine en yetkin biçimde iştirak ediyorlar.

Finalden de sır vermeden bahsetmek gerek. Mürekkep balığı ve balinayı, anne baba profiliyle ilişkilendirmenin filmin geniş yorum perspektifine uygun düşen bir davranış olarak gözükmesiyle birlikte, Baumbach’ı yansıtan Walt’ın psikoloğa anlattığı çocukluk anısı ile final sahnesi arasındaki ilişki de yine bu perspektifte önemli bir yerde duruyor. Baumbach bizi, Walt’ın aklından geçenleri okumaya zorluyor. Okuyabildiğimiz yerlerde ise Walt’ın çocukluğu ve ergenliği arasında yaptığı kıyasa ve Walt’ın uyanışına tanık oluyoruz. Bu anlamda final çok anlam kazanıyor.
1986 yılından bir öykü anlatırken sokakta 2000 model arabalar, veya ambulans kapısında 11 Eylül amblemleri gibi –filmde gözle görülmesi çok zor- ayrıntıların yeralmasına, “Hey You” gibi bir klasiğin filmdeki insanlarca geç keşfedilmesine, sonlara doğru Frank’in unutulmuş gibi gözükmesine rağmen, The Squid and The Whale senaryosu, yönetimi, oyuncularıyla son derece zengin, dopdolu, dört dörtlük bir film. Uyuşturucu gerçeğinin referanslarından biri olmuş Requiem For A Dream ne denli gerçekse, onun kadar vahşi olmasa da The Squid and The Whale de o ölçüde film dünyasının boşanma referanslarından biri olacaktır.

7 Mart 2007 Çarşamba

Syriana (2005)


Yönetmen: Stephen Gaghan
Oyuncular: George Clooney, Jeffrey Wright, Matt Damon, Chris Cooper, Amr Waked, Alexander Siddig, Robert Foxworth, Nicky Henson
Senaryo: Robert Baer, Stephen Gaghan
Müzik: Alexandre Desplat

Ortadoğu'da görev yapan CIA ajanı Bob Barnes çoğu zaman kuralların dışına çıkması yüzünden üstleri tarafından sık sık uyarılsa da verilen görevleri başarması sayesinde iyi bir şöhrete sahiptir. Ortadoğu petrolleri sorunu Barnes'ın yeni görevini teşkil eder. Prens Nasır'ın ülkesindeki petrol rezervlerini Amerika yerine Çin'e devretmeyi planlaması bölgedeki Amerikan şirketlerine büyük bir darbe vurmak üzeredir. Bu durumu düzeltmek için ne gerekiyorsa yapması konusunda tam yetki alan Barnes hemen çalışmaya başlar. Öte yandan Amerikan petrol şirketleri güçlü avukatlar yardımı ile durumu lehlerine çevirmenin yollarını aramaktadırlar.

Robert Baer’in See No Evil adlı kitabından, Stephen Gaghan’ın uyarladığı, aynı zamanda yönettiği Syriana, gerçek bir politik başyapıt. Kahraman ve kötüler etrafında seyreden filmlerden hoşnut izleyici kitlesinin muhtemelen adaptasyon sorunu yaşayabileceği Syriana'nın, gündemi takip eden duyarlı kitleyi kalbinden ve beyninden vuracağı kesin. 2000 yapımı Traffic ile En İyi Senaryo ödülünü de alan Gaghan, silah trafiği, Ortadoğu çıkmazı, petrol şirketlerinin kirli çamaşırları, intihar saldırıları, diplomasi kaosu gibi kaynayan Doğu’ya ait ne varsa, sözünü esirgemeden, cesur ve son derece sert bir biçimde ifade ediyor.

Batı’nın “zavallı Ortadoğu”ya eş anlamlı kullandığı “Syriana”, bu zengin ama huzursuz coğrafyanın makus talihini, onun üzerine oynanan akılalmaz oyunları, çıkar çevrelerinin legal-illegal çabalarını ve yasal kurumların illegali legalleştirme yöntemlerini de eş anlam edinen bir terim. Bu sömürüyü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren filmin dili o kadar güçlü ve sivri ki, doğrudan yada dolaylı okumalarını sindirebilmek için tekrar tekrar izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor. Ama bu anlatımı, birçok politik gerilim filminin mesaj verme ya da ima etme hatasına düştüğü biçimde yapmıyor. Çünkü Syriana'nın kendisi başlıbaşına bir deklarasyon..
 

Dünyadaki petrol rezervlerinin hatırı sayılır bir yüzdesine sahip olmanın bedellerini, dış müdahalelerle karıştırılıp, savaşlara, iç isyanlara, bilinmeze sürüklenerek ödeyen ve hala da ödemekte olan bu toprakların geleceğiyle ilgili Syriana'nın karamsar bakışı gerçekten çok trajik. Ama gerçeğin ta kendisi de aynen öyle. Filmin bu iliklere işleyen gerçekliği, karamsar duruşu ile birleştiğinde ortaya çıkan çürümüşlük, senaryonun şok edici satırlarında darbe üzerine darbe indiriyor. Yolsuzluğun aslında her şeyiyle organize bir politika şekli olduğu daha önce hiçbir filmde bu kadar ayan beyan dile getirilmemişti belki de.. Sorun öylesine derin, çaresizlik o kadar büyük ki, filmin elinden gelenin en iyisini yaptığı kesin.

Traffic'i andıran kurgu, sadece teknik açıdan değil, insani değerleri ve kişisel ikilemleri başarıyla götürmesiyle aynı zamanda kaya gibi bir dramatik yapıya sahip. Filmde tam beş adet baba-oğul ilişkisi izliyor olmamız pek çok olguyla ilişkilendirilebilir. Babalar gücü ve iktidarı ya da tam tersi zayıflığı temsil ederlerken, oğulları da onların bu mücadelesinin bedelini ödemek zorunda kalan kurbanlar olabiliyor. Bir ajanın, bir ekonomik danışmanın, bir müfettişin, bir petrol işçisinin, bir kralın yada bir kaybedenin oğlu olmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Ortadoğu'nun yalancı “baba” adayları da bu bedeli oğullarına mutlaka ödetecekler. Filmin bize söylediği onca şeyden biri de bu acı gerçek.

Omurgasını siyasi çekişmelerin oluşturduğu filmin bu dramatik yapısının yanında, son derece ekonomik ve zamanlaması sağlam bir aksiyon anlayışı var. Belgesel havasının yanında, tam olarak öyle olmasına izin vermeyen bu tarz, Stephen Gaghan’ın birinci sınıf bir anlayışa sahip olduğunun kanıtı. Başta George Clooney olmak üzere, Matt Damon, Jeffrey Wright, Alexander Siddig, Chris Cooper ve diğerleri filmin kalabalık kadrosunun en iyileri. Başrol, son rol gibi bir kavramdan söz etmek ne derece doğruysa tabi.

Syriana son yılların en provokatif, en gerçek filmlerinden birisi. Bu tip filmlerin yolunun açılması, Oscar kazanması, medyatik olması kadar güzel bir şey olamaz. Belki o sayede daha geniş kitlelere bu dehşet tablosu ifşa edilebilir. Amerikan yapımı bu film, en iyi eleştirinin özeleştiri olduğunun sarsıcı örneklerinden. Çünkü o kızdığımız Yeni Dünya kendi içindeki muhalifleriyle, Syriana'nın özellikle şok finaline kadar izlediği rotasıyla en iyi muhalefeti kendi içinden yapabildiğini radikal bir biçimde kanıtlıyor.

4 Mart 2007 Pazar

The World's Fastest Indian (2005)


Yönetmen: Roger Donaldson
Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Saginaw Grant, Walton Goggins, Christopher Lawford, William Lucking
Senaryo: Roger Donaldson
Müzik: J. Peter Robinson

Yaşamı boyunca klâsik Indian motorsikletini mükemmelleştimeye çalışan Burt Munro, dünyanın bir ucundan Utah'taki Bonneville tuz çöllerine, motorunu denemek için yola çıkar. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen, yeni hız rekorunun sahibi olur. 1967 yılında Munro tarafından kırılan dünya rekorunu henüz geçebilen kimse olmadı ve efsanesi günümüze kadar geldi.


No Way Out, Coctail, Cadillac Man filmlerinin yönetmeni Roger Donaldson’ın yeni filmi The World’s Fastest Indian, 1967 yılında Yeni Zelandalı Burt Munro’nun 1920 Indian motosikletiyle hız denemesi yapmak için, Yeni Zelanda’dan Utah eyaletinde bulunan Boneville’deki kurumuş tuz gölüne doğru yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu kurumuş gölde, dünya kara hız denemeleri yapılmakta ve Munro’nun o dönemde kırdığı rekorlar günümüzde bile halen kırılamamış. Film, Munro’nun hayatından ziyade, Yeni Zelanda’daki çalışmalarından Amerika’ya kadar uzandığı periyodu ele almakta. Öyle bile olsa, Munro gibi renkli bir kişiliği tanıma fırsatını kaçırmamak gerek.

Yaşından beklenmeyecek bir şevkle, ilkel araç gereçlerle ve müthiş bir inatla yaptığı Indian'ı ile Boneville denemelerine katılmayı hayal eden Munro’nun gerçek öyküsü Donaldson ve Hopkins tarafından vücut bulmasaydı, böylesine sıra dışı bir kişilikten haberimiz olmayacaktı. Ömrünün 25 yılını bu hayal ile geçiren Munro’nun, komşularının küçük oğlu Tom’a verdiği “hayallerinin peşinden gitmezsen, bir sebze ol daha iyi” öğüdü bile onun azmi hakkında çok şey söylüyor. Bu gerçekten hayran olunacak ve takdir edilecek bir azim. Munro için en önemlisi klasik ifadeyle “yarışmaya katılmak” olsa da, katıldıktan sonra amacını gerçekleştireceğine olan özgüveni herkese parmak ısırtıyor. Yine Tom’un sorduğu “çarparsan ölmekten korkmuyor musun” sorusuna “böyle bir motorda beş dakikada yaşadığın, bazı insanların ömürlerine değer” sözüyle de hayallerimizin kutsallığını vurguluyor.

Munro, evini ipotek ettirerek çektiği krediyle Yeni Zelanda’dan Amerika-Utah-Boneville yoluna çıktığı ve bunu sadece hayallerini gerçekleştirmek için yaptığı için bu yolculuk onun için bir “hac” niteliğinde. Kendince “kutsal topraklar” olarak nitelediği Boneville’in kuru tuz sahasında zamana karşı yapacağı hız, onun için aynı zamanda ibadet ve meydan okuma niteliği taşıyor. Munro Amerika’ya doğru yola çıktığında yolda karşılaştığı insanların küçük bir Amerika panaroması yansıttığını görüyoruz. Kızılderili Jack, travesti Tina, araba satıcısı Fernando, bir günlük ilişki yaşadığı Ada, Vietnam’dan izine gelen genç asker Rusty, Burt Monro’nun kutsal yolculuğu esnasında karşılaştığı insanlar. Bu karşılaşmalarla savaş, ölüm, prostat ve daha bir çok ayrınıyla ufacık da olsa yüzyüze gelen Munro’nun saf, tertemiz ama son derece güçlü insani ilişki kurma yeteneği sayesinde hepsi üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Öyle ki onun bu şirinliği, Boneville’deki herkesin kalbini fethediyor. Önceleri ciddiye alınmasa, hatta denemelere katılamama tehlikesi yaşasa da, inatçılığı, kararlılığı ve insani doğallığı sayesinde tüm zorlukları aşıyor.


En iyiyi sona saklayarak Anthony Hopkins’ten bahsetmek gerek. Hopkins belki de kendi tarihinin en güçlü oyunlarından birini çıkarıyor. Küçük Yeni Zelanda’dan bir nevi “köyden indim şehire” misali, koca Amerika’ya gelip, dürüstlüğü, kararlılığı, sevimliliği, saflığı hatta bazen komik doğallığıyla önce buranın insanlarını, sonra da başarısıyla tüm dünyayı fetheden Burt Munro rolü şimdiden tüm büyük ödüllerin en güçlü favorisi. Uzun zamandır Hopkins’ten böylesi bir performans çıkmamıştı. Benzer başarı öykülerinde duyulan usta oyuncu ihtiyacını fazlasıyla yerine getirerek, genç-yaşlı herkesin ilgisini çekebilecek bir oyunculuk dersi veriyor adeta. Filmin her sahnesine damga vuran Hopkins’in etrafında oluşturduğu hâle, bugüne kadar hakkıyla En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmış oyuncularda gördüğümüzden hiç farklı değil. Burt Munro, gerçekleştirdiği hayaliyle ne kadar unutulmaz bir figür olduysa, Anthony Hopkins de sinema dünyasının unutulmazı olduğunu bir kez daha ispatlıyor..

3 Mart 2007 Cumartesi

Brokeback Mountain (2005)


Yönetmen: Ang Lee
Oyuncular: Heath Ledger, Jake Gyllenhaal, Anne Hathaway, Michelle Williams, Randy Quaid
Senaryo: Diana Ossana, Larry McMurtry
Müzik: Gustavo Santaolalla

Yıl 1963. Jack Twist ve Ennis Del Mar adlı iki kovboy, bölgenin büyük çiftçilerinden biri olan Joe Aguirre'ın yanında işe girerler. Koyunları gütmekle görevli olan ikili vakit geçirmeden nöbetleşe olarak işe koyulurlar. Bir süre sonra birbirlerine karşı ilgi duymaya başlayan Jack ve Ennis arasında duygusal bir yakınlık oluşur. Çevre baskısı sebebiyle yaşadıklarını sır olarak saklamaya karar veren ikili işten ayrıldıktan sonra kendi yollarına giderler ve Ennis bununla da yetinmeyerek tanışıtığı Alma adlı bir kadınla evlenir.

Aradan uzun süre geçer, fakat iki genç adamın birbirlerine karşı hissetikleri güçlü duygular hala tazeliğini korumaktadır. Duygularını daha fazla bastıramayacağını anlayan Jack geri dönerek Ennis'i bulmaya karar verir.


Yılın en tartışmalı filmi Brokeback Mountain, kazandığı ödüller, radikal yapısı ve içerdiği farklı duygusallıkla oldukça özel bir film. Brokeback Mountain hep iki eşcinsel kovboyun hikayesi olarak tanıtıldı. Fakat film dikkatli incelenirse, salt eşcinsellik veya cinsellikten ziyade, Ennis Del Mar ve Jack Twist’in ilişkilerinin iş gereği uzun süre beraber vakit geçirmelerinin getirdiği yalnızlığın aniden sıra dışı bir aşk ve devamında bağlılığa dönüşmesi üzerine duygu yüklü bir hikaye olduğu anlaşılabilir.

Annie Proulx’un kısa hikayesini Larry McMurty ve Diana Ossana’nın senaryolaştırdığı filmde, iki yalnız kovboyun dağda beraber geçirdiği günler ilk yarım saatte gayet normal şekilde gelişiyor. Çobanlık yaparak, yemek pişirerek, fazla olmasa da konuşarak ve çevre şartlarıyla mücadele ederek günler geçiyor. Soğuk bir gecede aynı çadırda yatmak zorunda kalmalarıyla aralarında aniden olan şey bu iki kovboyun hayatının dönüm noktası oluyor. Daha sonrasında Ennis ve Jack’in ilişkilerinde anlatılmak istenen duygular aşk, sevgi, bağlılık ve tutku.

Ennis’in maço, geleneksel, aynı zamanda gizemli görüntüsü, Jack’in daha duygusal ve kırılgan yapısından ayrılırken, yalnızlık ortak paydasında buluşulduğu için aralarındaki ilişki önüne geçilmez bir hal alıyor. Ennis’in de söylediği gibi dizginleri olmayan bu ilişkinin önündeki engeller ise hiç de yabana atılır gibi değil. Her ikisi de evlenip çoluk çocuğa karıştıkları için toplum önünde kabul edilir bir profil çiziyorlar. Ama sık sık buluşmalarını, aslında en başta eşlerini aldattıkları yönüyle değil de, eşcinsel bir ilişki içinde olmaları bakışıyla değerlendiriyoruz ki, resmen teste tabi tutuluyoruz. Aksiyon veya komedilerin farklı boyutlarını nasıl ki sıkça görebiliyorsak, Brokeback Mountain’ın da romantizmin farklı bir tezahürü olarak değerlendirmemizde yarar var. Sırf iki erkek arasında yaşanıyor diye yürekleri burkan bir öyküyü hiçe saymak ya da daha kötüsü aşağılamak yanlış. İkisinden biri kadın olsaydı, belki öykünün diğer romantik filmlerden bir farkı kalmayacaktı. Fakat bu şekliyle de muhafazakar kesimi rahatsız ettiği için önyargılar ve karalamalar da maalesef beraberinde geliyor. Oysa bu haliyle Brokeback Mountain gerçekten güçlü ve yoğun bir film.


Ayrıca Ennis ve Jack kesinlikle feminen tipler sayılmaz. Hatta başlarda Ennis çırılçıplak yıkanırken bile Jack dönüp bakmıyor. Evlenip çocuk sahibi olmaları bir yana, şenlikte etrafı rahatsız eden iki serseriye haddini bildiren Ennis ve zengin kayınpederinin aşağılamalarından bıkıp onu dize getiren Jack belki de çoğu erkeğin cesaret edemeyeceği "erkek" özellikler sergiliyorlar. Yine de daha sert yapıdaki Ennis’in toplum kurallarına uyan, evli iki çocuklu maço duruşunun yasak ilişkisi ile çakışmasından doğan çıkmazın altı daha bir kalın çiziliyor. Bu da, kimi zaman Ennis’te bulamadığı ilgiyi dışarıda arayabilecek kadar sevgi bağımlısı Jack’ten ziyade Ennis Del Mar’ı merkeze taşıyor.

Heath Ledger ve Jack Gyllenhaal hem ruhsal, hem fiziksel açıdan fevkalade zor rollerinin hakkını o kadar iyi vermişler ki, yaşlı halleri yadırganır gibi olsada filmin genelinde, onların çoğumuza tuhaf gelen ilişkilerindeki gizemi çözebilmek için başvurulan yegane merci yüz ve vücut oyunculukları oluyor. Ennis’in karısı Alma’yı oynayan Michelle Williams’ı da unutmamak gerek. İçinden çıkılması güç bir durumun en trajik mağdurlarından birisi olan Alma rolünde Williams ürkütücü biçimde doğal bir oyun sergiliyor.


Ang Lee aşkı, sevgiyi ve ilişkileri merkez edinen filmlerinde karakterleri bağlamaya ve çözmeye çok önem veren ve bunda en yetkin yönetmenlerden biridir. Sense and Sensibility gibi Jane Austen’ın aşk ve bağlılığı en fazla sorguladığı eserlerinden birini filme almak tam da Ang Lee’ye göre bir hareketti belki de. The Ice Storm, Crouching Tiger, Hidden Dragon, Hulk gibi birbirinden gece-gündüz kadar farklı filmlerden sonra, 60-80 yılları arası Amerika’nın güneyini mesken edinmiş bu belki de bir “ilk” yapımı da albümüne koymuş oldu. Rodeosuyla, kovboy barlarıyla, kartpostal tadındaki doğa görüntüleriyle, country müzikleri, kıyafetleri, aksanlarıyla ama her şeyiyle Amerikalı filmin Tayvan’lı yönetmeni Lee, böylelikle üstlenemeyeceği tarz, giyemeyeceği kıyafet, giremeyeceği ortam olmadığını bir kez daha ispatlamış oldu.

Doğal görüntüler demişken vahşi batıya özgü parçalı bulutlu gökyüzü, uçsuz bucaksız alanları ve buna tezat olarak şehrin soğuk görüntüsünü çok iyi betimleyen kompozisyonlar, Gustavo Santaolalla‘nın tutkulu temasıyla buluşunca, son yılların en çarpıcı ve büyük ihtimalle yıllar sonra da hatırlanacak filmlerinde birisi ile karşılaşıyoruz.

De battre mon coeur s'est arrêté (2005)


Yönetmen: Jacques Audiard
Oyuncular: Romain Duris, Niels Arestrup, Jonathan Zaccaï, Gilles Cohen, Linh Dan Pham
Senaryo: Jacques Audiard, Tonino Benacquista, James Toback
Müzik: Alexandre Desplat

Thomas Seyr, Paris’te bir emlak mafyasının gelecek vaat eden üyelerindendir. Babasının izinden giderek, tehdit ve yıldırma taktikleriyle istenmeyen kiracıları çıkartıp evleri ucuza kapatır. Thomas’ın, bu “erkek” mesleğinin gölgesinde kalan bir özelliği ise, bir konser piyanisti olan annesinden geçen piyano çalma yeteneğidir. Annesinin ölümünden sonra tuşlara hiç dokunmamış olan Thomas, annesinin eski menajeriyle tesadüfen karşılaşınca, emlakçılık uğruna yüz çevirdiği bu yeteneğinin asıl önceliği olduğunu fark eder.

Vietnamlı bir göçmenden piyano dersleri almaya başlarken bir yandan da, çoğu kez güç kullanarak, kira toplamayı sürdürür. Ortağının karısıyla gizli bir ilişkiye girip piyano dersleri yüzünden emlak işini ihmal edince Thomas’ın hayatı, çelişkilerle dolu bir çalkantıya sürüklenir.


Fransa’nın en prestijli sinema ödülü Cesar’ın galibi, En İyi Film ve En İyi Yönetmen olarak Jacques Audiard’ın da dahil aday olduğu 10 daldan 8’ini kazanan De battre mon coeur s'est arrêté (Kalbim Bir An Durdu) oldu. Yapılan bu ödüllendirme kriterine göre belki de alması gereken en önemli dallardan biri olan En İyi Erkek Oyuncu ödülünü The Last Mitterand filmindeki rolüyle Michel Bouquet’ye kaptırmış.

Neredeyse filmin her karesinde gördüğümüz oyuncu Romain Duris, Thomas karakterinin huzursuz, patlamaya hazır bir bombaya benzer görüntüsünü yansıtmada o denli başarılı ki, filmin akışına kapıldıkça onun ne yapacağı belli olmaz davranışları izleyeni de ister istemez tedirgin hale getirebiliyor. Les Poupées Russes'daki şeytan tüyünü korumaya da devam ediyor. Piyano çaldığı sahnelerde, bu rahatsız kişiliğe bir de huzur, coşku ve tutku ekleniyor ki, Duris’in kendini rolüne ne denli hazırladığını veya rolü ne derece benimsediğini rahatlıkla idrak edebiliyoruz.


Piyanonun insan ruhuna direk etki eden yapısıyla The Pianist, The Piano Teacher, The Piano, Shine gibi filmlere verdiği ilhamın yanında, savaşların, yasak ilişkilerin, hoşgörüsüzlüklerin, kayboluşların, kapana kısılmışlıkların vurgusunu da en insani şekilde dile getiren enstrumanlardan biri olduğu kesin. İnsanın çevresindeki onca soruna rağmen, piyano benzeri bir olgunun hayatına girmesine izin vermesi çok anlamlıdır. Bu olgu, bir müzik aletinden başka kimi zaman bir spor, kimi zaman müzik ya da danstır. Bu aktiviteler basit bir hobi olmaktan öte bir kimlik ifadesi, bir varoluş mücadelesi, bir kendine güven ve saygı manifestosu gibidirler. Yıpranmış yaşamlara, körelmiş duygulara veya savaşlara karşı alternatif bir hayatın, umudun, sevginin anahtarıdırlar. Tuşlara basan parmaklar, rakibe atılan yumruklar, finişe koşan ayaklar, kanlı, vahşetli acımasız dış dünyadan en güçlü soyutlanma biçimidir. Sorunlu insanların etrafını sardığı, zaten kendisi de sorunlu Thomas’ın, belki de tüm bunlardan kendini izole edebildiği en mahrem anları, piyano çaldığı anlardı. O anlardaki yüz ifadesi ve rahatlığı, bu görünmez gücü iliklerine kadar hissettiğini daha iyi anlatamazdı.

Zaman zaman ağırlaşır gibi görünmesine ve finali üstünde çok fazla durulmamış izlenimi vermesine rağmen kurgusu, senaryosu ve sade rolleriyle De battre mon coeur s'est arrêté, alışıldık klişelerden bir nebze uzak duran, eli yüzü düzgün bir Avrupa sineması örneği.

1 Mart 2007 Perşembe

Capote (2005)


Yönetmen: Bennett Miller
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Clifton Collins Jr., Chris Cooper, Bruce Greenwood, Bob Balaban
Senaryo: Dan Futterman
Müzik: Mychael Danna

Yıl 1959. Amerika'nın ünlü yazarlarından Truman Capote hayal ürünü romanlar yazmaktan sıkılmış, Kansas eyaletinde yaşanan cinayetleri araştırarak bu konuda muhtemel bir kitap yazmaya karar vermiştir. Bu amaçla kendisi gibi yazar olan arkadaşı Harper Lee'yi de yanına alarak bölgeye doğru yola çıkar. Yerel polis, Capote'nin olayı araştırmak istemesine sıcak bakmamakta ve kendisine yeterli bilgi vermekten kaçınmaktadır. Sonunda cinayet zanlılarından biri ile görüşmeyi başaran Capote, olayı araştırdıkça kendi benliğini de içine çeken bir girdap içine doğru yönelmeye başlar. Zanlıların idam cezasına çarptırılmaları yazarın durumunu daha da zorlaştıracaktır.


Ünlü yazar Truman Capote’nin In Cold Blood romanına kaynaklık eden, aynı aileden 4 kişinin öldürüldüğü katliamın, Capote’ye yansıyan dönemini inceleyen film, bugüne kadar 30’a yakın ödül kazanmış başarılı bir yapım. Bu ödüllerin büyük bir kısmı ise Philip Seymour Hoffman’a ait. Her sahnesinde ışıl ışıl parlayan Hoffman, Altın Küre ve Oscar’ın da sahibi oldu.

Aslında pek fazla tanımadığımız Truman Capote’nin Hoffman yorumu, Capote’yi tanıyanlar ve eleştirmenler tarafından o kadar başarılı, o kadar inandırıcı bulundu ki, bu rolün ödüllere boğulması gayet normal. Peki Capote’nin ismini ilk defa bu film sayesinde duyanlar için durum nedir? Bir kere Hoffman’ın çok beğenilen birebir yorumu hiç de Capote’nin basit bir taklidi gibi durmuyor. Şayet Hoffman, aynı fizik ve oyunculukla ünsüz, isimsiz bir karakteri canlandırmış olsaydı muhtemelen yine aynı övgüleri alacaktı. Çünkü gerçekten zorlayıcı bu rolün içinde Hoffman’ın rahatlığı hayranlık verici. Capote'nin eşcinselliğinin de getirmiş olduğu etkilerle oturması, gülmesi, yürümesi, kadeh tutması, ağlaması, Hoffman’ın büyük ölçüde gözlem ve titiz bir ön çalışması ile mümkün olmuş görünmekte. Özellikle de diğer rollerinden bildiğimiz o kalın ve karizmatik sesini de tizleştirmesi Hoffman’ı iyice tanınmaz hale getiriyor.

Philip Seymour Hoffman çok önceleri kalitesini kanıtlamış bir aktör. Scent Of A Woman, Boogie Nights, Magnolia, Happiness, The Talented Mr. Ripley, Along Came Polly ve daha bir çok filmdeki yan roller yanında, 1999 yapımı Robert De Niro ile başrolünü paylaştığı Joel Schumacher filmi Flawless'taki transeksüel Rusty rolüyle de ne denli komplike rollerin üstesinden başarıyla gelebildiğini göstermişti. Zaten Capote'deki rol arkadaşları bile gözlerini onun üzerinden alamıyorlar.


Filmde Capote’nin yakın dostu Harper Lee’yi canlandıran Catherine Keener, Bruce Greenwood ve OscarChris Cooper gibi A sınıfı oyuncular da yer almakta. Ama belki de Hoffman’dan sonra en göze batan oyunculuk, mahkumlardan Perry Smith’i canlandıran aktör Clifton Collins Jr.’a ait. İkilinin karşılıklı sahnelerindeki tedirgin edici işlevsellik, filme gizem ve dinamizm katıyor. Özellikle hücredeki itiraf konuşmasında bir Hoffman’ın, bir Collins Jr.’ın yüzüne yapışan sabit kamera filmi yükseltiyor.

Filme ve Capote’nin Amerika’da kimi çevrelerce devrim diye nitelenen romanı In Cold Blood'a konu olan Kansas katliamı, Capote’nin gerçeği arayış sürecine bir gerilim fonu oluşturuyor. Cinayetlerin dehşet verici ayrıntılarıyla daha önce buna benzer gerilimlerden farklı olmadığı sezilse bile, filmin esas odak noktası Truman Capote’nin dava karşısındaki tutumu. Cinayetlerin konu edildiği In Cold Blood romanı ise 1967’de Richard Brooks’un senaryo ve yönetimiyle filme alınmıştı. Capote'de katilleri bilmemize rağmen, belki de en esrarengiz olanı yani sebepleri bilmiyoruz. Tüyler ürperten gerçekler ise filmin bir Capote biyografisi olmadığını vurgularcasına konuyu vurguluyor. Ama yine de filmde esas olan, cinayet olayından ziyade Capote ve dolayısıyla Philip Seymour Hoffman’ın çarpıcı yorumu.